<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
<channel>
<title>Emegin Sesi Forum</title>
<description>Emegin Sesi Forum'una hoş geldiniz !.. Iyi paylaşımlar dileriz...</description><link>http://www.emeginsesi.org/forum/index.php</link><lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 10:00:26 -0700</lastBuildDate>
<generator>Phorum 5.2.16</generator>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?5,20,20#msg-20</guid>
<title>2012, 1 Mayis Iletisi - Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?5,20,20#msg-20</link><description><![CDATA[ <center class="bbcode"><b>2012 1 Mayıs – Kanada için Belirleyici Nokta</b></center><br /><b><center class="bbcode">Topluma Önderlik Rolü Işçi Sınıfının Sorumluluğuna Girmiştir[1]</center></b><br /><br /><img src="http://www.cpcml.ca/images2012/WorkersEconomy/Slogans/100906-WindsorLabourDay-CAWLocal444-04.jpg" class="bbcode" border="0" /><br />Işçi sınıfının uluslararası dayanışma gününü toplumun karşı karşıya kaldığı sorunları, zenginin değil, halk yararına çözmek yolundaki programını geliştirerek kutlayalım !<br /><br />2012nin 1 Mayıs’ında, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist) yurtta ve diğer ülkelerdeki bütün işçileri ve müttefiklerini, mücadele içindeki örgütlerini en içten ve militan 1 Mayıs duyguları ile selamlıyor.. Haklarını savunan, bağımsızlık ve onurunu korumak için savaşan, ve herkesin haklarına modern anlamda sahip çıkan yeni toplumlar inşa etmek için bir yol bulma gayreti içindeki bütün ezilen emekçi hakları selamlıyoruz.<br />2012 1 Mayıs’ı özelinde, işçi sınıfının, çözmek üzere ele alınması gereken en önemli sorun, kendi bağımsız siyasetini ve programını ortaya koymasıdır.<br /><br />Bütün ülke çapında, emekçi halk, kendilerini siyasi olarak temsil edenlerin büyük baskısı altında, kendilerini savunma mücadelesi içindedir. Ancak işçiler, işlerin eskiden olduğu gibi gitmesinden artık hoşlanmıyorlar. Onlar, krizlerin, halklar üzerinde tekelci hegemonyasını dayatarak fakirleşme, işgal ve saldırı savaşları, ve ulusal benlikleri yoketme eylemlerinde bulunan zenginlerin yararına değil, kendi yararlarına çözümüne katkıda bulunacak programlar hazırlayarak hükümetleri sorumlu tutacak önlemler alıyorlar.<br /><br />Tekelci dayatma tutarsızlığını ve azgınlığını hergün daha da çok ortaya koyarken, işçiler ‘Yeter !’ diyorlar. ‘Başka bir seçenek var !’<br /><br />Geçen yılın mücadelelerinden aldığımız dersler, mevcut durumdan kurtulmanın tek yolunun işçi sınıfının hayatını etkileyen kararlarda söz sahibi olarak topluma önderlik rolünü almasıdır. Bütün ülke çapında mücadele eden işçilere, sahip oldukları örgütsel ve sayısal güçlerini bu amaçla kullanmaları ve en önde mücadeleye atılmaları çağrısında bulunuyoruz.<br /><br />Bütün dünyadaki işçiler ve ezilen halklar, tekelci kapitalist sistemin ve ekonominin her sektörünü hakimiyeti altına alan uluslararası mali sermayenin ve tekellerinin derinleşen krizinin tüm ağırlığını duymaktadır. Bu tekellerin toplumla ilgili tek düşüncesi en yüksek karlarının peşinden gidebilmeleridir, nelerin satılıp yağmalanacağı; kimlerin veya nelerin mahvolacağı umurlarında bile değil. Hükümetler, kurumları ve tüm gelirleri ile devletin tüm ağırlığını tekellerin ve mali sermayenin isteklerini yerine getirmek için kullanıyorlar. Büyümek, gelişmek, borçları ve bütçe açıklarını gidermek, ulusal güvenlik, çeşitlilik içinde birlik, demokrasi, insan hakları ve daha başka kendilerinin suistimal ettikleri yüksek ideallerin maskesi altında, amaçlarına ulaşmayı kollamaktalar. Bu dayatmalara direnç gösteren herkes suçlanmakta, zanlı olarak ve ulusal güvenliği tehlikeye atanlar olarak gösterilmektedir. Bu yüzden, işçiler, kitlesel olarak ekonomik güvensizlik, işsizlik, ücretlerinin aşağıya indirilmesi, kötü çalışma koşulları ile yüzyüze bırakılmaktadır. Bu yetmezmiş gibi, sosyal yardım programlarında yapılan kesintiler, bütün yaşam kesitlerinden halkın gecimini artan bir şekilde dayanılmaz hale getirmektedir. Bugün, hükümetlerin toplum içinde tanıdıkları ve destekledikleri haklar, spekülatörlerin ve para-babalarının haklarıdır. Emekçi halkın haklarına gelince, bu hakları tanımadıkları üzerine uydurma nedenler öne sürülmektedir.<br /><br />İşçiler, geçen yıl içinde, mali sermayenin, tekellerin ve onların hizmetindeki hükümetlerin çıkarına hizmet eden bu yola ve topluma dayattıklarına karşı muhalefetini arttırmaya başladı. Toplumun herkesin ihtiyaçlarını karşılaması ana ilkesini savunmaktan çıkarı olan tek sınıf işçi sınıfıdır. Hamilton demir-çelik işçileri<br /><br />‘Başbakan Harper’i durduracağız!’,<br />‘Tüm Kanadalılar Haklar için tek Yumruk!’,<br />‘Üretime evet, Ulusal Baskılara Hayır!’<br /><br />sloganlarını hayata geçirdikleri geçen yılki 1 Mayıs gösteri yürüyüşünde hedeflerini belirlemişlerdi. Tekellerin, federal ve eyalet hükümetlerinin saldırıları sürerken, işçilere ‘krizin çözülmesi için onu kabul etmekten ve ister istesinler, ister istemesinler, krizin yükünü ‘paylaşmak’tan başka bir şey yapılamıyacağı masalı anlatıldı. Demir-çelik işçileri, ülkenin bir ucundan diğer ucuna bütün işçileri, yönetimde bulunan bu soyluların ve basın ve yayın organlarının pasifliğini ve ideolojik yenilgiyi kabullenmiş görünmelerine karşı mücadele etmeye çağırdı.<br /><br />Bu şekilde, örgütlü işçiler heryerde militanca bir duruş göstererek<br /><br />‘Hayır Hayır demektir!’,<br />‘Talana Son !’<br />‘Sosyal Hizmetlerin Özelleştirilmesine Hayır !’<br />‘Zenginin Kar Kazancını Halka Ödetmeye Hayır’<br />‘Işçi sınıfı kendini Ulus olarak Yaratmalı ve Bağımsızlık için Halka Güvenmelidir’<br /><br />sloganları ışığında kendileri için değişik bir seçenek yaratmaya çalışıyorlar.<br /><br />Dünya çapındaki çelişkiler, tekeller ve hizmetlerindeki emperyalist ülkeler hakimiyet için savaştıkça daha da artan bir şekilde keskinleşiyor. Bugün, yurtta ve dünyada hukuk tamamen hasıraltı edilmiş ve anarşi hakim hale getirilmiştir. Bu, hiç bir tekelin bir başkasını kendinden üstte kabul etmemesi, istediklerini, herşeyi mahvedecek sonuçlar doğuracak şekilde, nasıl isterlerse öyle yapmak durumundadırlar. Hükümetler, tekellerin önündeki bütün engelleri hemen kaldırıyor, kendilerine direnç gösterenleri suçlu zanlısı ilan ediyor, birbirleri ile hakimiyet için ittifaklar kuruyorlar.<br /><br />Durum kabuledilemez sınırları çoktan aşmıştır. Işçiler ayaklanmayı sürdürmeli tek bir vücut olarak örgütlenmeli, halkın çıkarlarını savunacak hukuk talep etmelidirler. Bu hukuk tekelci sermayenin haklarını, halkın haklarına tabi kılmalıdır. Bu talebin yokluğu, yaşamın yok olması, geleceğin kararması demektir. Ancak bu tavır alındığında, beklentilerde açılma, gelecekten umut ufukta görülebilir.<br /><br />Bu 2012 1 Mayıs’ında, topluma önderlik rolünün işçi sınıfının sorumluluğu içine girdiğinin farkındalığını yaratmak için daha fazla çalışalım. Işçi sınıfı gerçek gücünü, sermaye sahiplerinin ve onların haklarını öne çıkaran, işçilerin yaşamlarını tersine çeviren, toplumsal ekonomiyi batıran, emekçileri saldırı, işgal ve savaşlar içinde mahveden siyasi temsilcilerinin gücünü yok ederek kutlayacaktır.<br /><br />Bu 2012 1 Mayıs’ında, işçiler olarak, sermaye sahiplerinin, sömürü ve sınıf imtiyaz aracı toplumsal olmayan gelenek ve modası geçmiş kavramlarını beyinlerine zorla soktukları bütün eski dogma düşünceleri fırlatıp atarak, savunma ve direniş örgütlerini geliştirmeyi akıllarımıza koymalıyız. Bütün işçiler ve müttefikleri olarak kendi yeni düşünce ve bakış açılarımızı yaratmalı ve örgütlenmeliyiz.<br /><br />Toplumun genel çıkarlarını ve işçilerin haklarını gözeterek yeni bir denge kurmaya gücü olan tek toplumsal sınıf işçi sınıfıdır. Bütün ülke çapında ve uluslararası arenada, çözümlemelerimizden kaynaklanan eylemlerle emeğin onurunu yükseltelim, insanlığın daha fazla savaş, saldırı ve işgal hatta 20nci yüzyılda yenilgiye uğratılan mahvedici faşist rejimlere karşı direnelim.<br /><br />Bütün dünyada, emekçi ve ezilen halklar bu duruma karşı ayaklanıyorlar. Geleceğimiz tek bir vücut olarak örgütlenmede, herkesin haklarını savunmaktadır!<br /><br /><b>Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz Için !<br /><br />Bütün Dünyanın Işçileri ve Ezilen Halklar Birleşin !<br /><br />Yaşasın 1 Mayıs !</b><br /><br />[1] <a href="http://www.cpcml.ca" rel="nofollow">CPC-ML, Marxist-Leninist Daily, Sayı:62,1 Mayıs 2012</a>]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>EMEK DUNYASI</category><pubDate>Mon, 14 May 2012 21:13:54 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,19,19#msg-19</guid>
<title>Genclik Anilari - Deneme</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,19,19#msg-19</link><description><![CDATA[ <b><center class="bbcode">RAMİZ</center></b><br /><br />Yedi numaralı mavi-beyaz parçalı formasıyla hatırlıyorum Ramiz’i. Ortaokul ikinci sınıfta aynı sınıftaydık; okulu beraber bitirdik. Ne kadar yanmak esmerleşmek isterdi de güneş altında denize girdiğimiz zamanlar, o sıcakta biz gölge ararken, o güneşin altında, deniz kenarındaki koca kayaların üzerinde sırt üstü yatar, kararmaya çalışırdı. Çalışırdı çalışmasına da, bir türlü kızarıklıktan öteye gidemez sinir olurdu.<br /><br />Ramiz’lerin evi ortaokul’un daha ötesinde top sahasına yakındı. Büyüklerin oynadığı kurallara uygun sahada geçirdiğimiz doksan dakikalık maraton sonunda içimiz alev alev yana yana Ramiz’lerin eve koşar; ön bahçedeki tulumba’nın ağzına ağzımızı dayar, kuyunun derinliklerinden gelen buz gibi suyu başımızdan aşağı akıtırdık. Fakat gene de o susuzluğumuzu dindiremezdik.<br /><br />Biz köyün diğer ucunda oturuyorduk ve kırmızı-siyah çubuklu formalarımız olan futbol takımımız vardı. Daha ortaokula başlarken mahalledeki arkadaşlarla kurduğumuz takımımızı harçlıklarımızdan katabildiğimiz kadarıyla desteklemiş, oğlu Türkçan’in baktığı, Makinist Mehmet’in dükkanında üslenmiştik. Takım toplantılarımızı Selami’nin bahçesinin yanındaki değirmende yapardık. Değirmenin kapısı bir mandalla kapanan iki kanattan ibaretti. Hemen kapıdan girince büyük bir boşluk vardı ve değirmenin hemen hemen yarısından çoğunu yüksekçe bir yere kurulu değirmen taşı ile etrafındaki kayış ve dişliler kaplıyordu. Her yan un kalıntıları ile sanki kar yağmış gibiydi, içerisini kırılmış buğdayın verdiği un kokusu kaplamıştı. Duvara astığımız bir karton üzerinde taktik tartışmaları yapar, kimin hangi numaralı formayı giyeceğini kararlaştırırdık. Yedek oyuncularımızı, kalecileri ayrı ayrı konuşur, maçlara mutlaka gelmelerini bunun çok önemli olduğunu anlatırdı Nazım Abi.<br /><br />Nazım Abi kırk yaşlarındaydı, hiç evlenmemişti. Takımın bütün elemanlarıyla sohbeti olur, konuşmalarından futbola olan aşkını farketmemeniz mümkün değildi. İnce bir kasket taktığı başının üst kısmında saç yoktu. Arada bir bazı muzip çocuklar şapkasına bir fiske vurdukları gibi düşürürler, onun altındaki kelinin gözükmesi müthiş hoşlarına giderdi. Böyle zamanlarda Nazım Abi, “Yav çocuklar, kaç kere söyleyecem, yapmayın bana bunu yav…” der başka bir söz çıkmazdı ağzından. Sanki, o da, ucunda kendisinin böyle horlanmasına, çocukların bu şakalaşmalarının eksilmemesini, güler yüzlerinin, neşelerinin azalmamasını istermiş gibi göz yumardı.<br /><br />Bir arkadaşın teyzesinin tanıdığı vasıtasıyla, Hereke’deki Hereke Gençlik ve Spor kulübü ile maç almıştık. Ben o zamana kadar Hereke nerededir diye bilmezdim. Neredeyse köyden hiç çıkmamış gibiydim. Arada sırada, bayramlarda, Küçükyalı’da oturan halamları ziyarete gitmeler dışında köyden pek çıkmazdık. Hereke neresiydi acaba, babam’dan izin alabilecekmiydim, bilmiyordum.<br /><br />Kemal, hem sınıf, hem de içtiğimiz ayrı gitmeyen, hatta uzaktan uzağa sevdiğimiz kızlar hakkında konuştuğumuz, can ciğer arkadaşımdı. Evleri hemen ortaokulun karşısındaydı. Biz Kemal’in dersler başlamadan beş dakika evvel evden çıkıp okula gelmesine gıpta ederdik; fakat Kemal bu durumdan hiç memnun değildi. Anladığım kadarıyla, ortaokul müdürü okul binasında oturduğu için, Kemal’in evden çıkıp bahçede oyun oynaması zor oluyordu. Müdür’den çekiniyordu. Hani çekinecek kadar da vardı. Çünkü müdür evinin yani okulun en üst katındaki pencereden bakınca hemen bütün köyü görüyordu.<br /><br />Ortaokul, üç katlı olmasıyla, köyün en yüksek binasıydı. Bir de ilkokul’un yanındaki su deposu vardı ama o depo olduğu için yüksek binadan sayılmıyordu. Müdür odasında oturup ta sanki bizim top sahasında futbol oynamaya gidip gitmeyeceğimizi gözlerdi. Görüldüğümüzde, ertesi günü sabah sıralamasından seçilerek birer birer ayrılırdık.<br /><br />Bir Pazar günü, hiç hatırımdan çıkmıyor, yağan yağmura rağmen top sahasına maç yapmaya gitmiştik. Yolda giderken, mecburen Ortaokulun yanından geçtiğimizden, müdürün, en azından ihtiyaçları nedeniyle cam kenarında olmamasına dua ederken, Kemal “Ben gördüm, kafası pencerenin alt kısmındaydı,” dedi.<br />“Eminmisin ya Kemal, belki karısıdır, çocuklarından biridir…” dememe rağmen, müdürün kısa kesilmis traşlı kafasını tanımakta gecikmemiştim. Ortaokulun hizasını geçene kadar bizi izledi, sanırım, hepimizin adını defterine not almıştır.<br /><br />“Kemal yarin Türkçe dersi var değil mi? Sen çalıştın mı?” diye sordum.<br />“Yaa, çalışabildiğim kadar çalıştım, belki akşama biraz daha bakarım,” dedi.<br />Madem artık görüldük, bari maçı kazanalım, iyi bir oyun oynayalım diye karar verdik; yarın ne olacaksa olacaktı. Maçın sonunda Nazım Abi<br /><br />“Oğlum o golü nasıl kaçırırsın lan!?” diye köpürüyordu.<br /><br />“Valla Nazım Abi, ayağım kaydı be abicim, yoksa vuramazmıyım o nefis pasa,” diye hayıflanıyordum.<br /><br />Kemal ile üzgün bir durumda futbol ayakkabılarımız elimizde, ayakkabıların uzun ipleri toprağı sürükleye sürükleye yürümeye başlamıştık. Gözümüz gene müdürün penceresine takıldı; vallahi orada öyle sanki saat tutuyormuş da “Ben size yarın sabah gösteririm!..” dermiş gibi duruyordu. Kemal’le o akşam güzelce Türkçe çalışıp yarına hazır olmaya karar verdik.<br /><br />“Mustafa!..”<br /><br />“Kemal sen de…”<br /><br />Müdür bizi sabah sıralamasından birer birer aldı; diğer öğrenciler sınıflarına giderken biz de müdürün odasına yollandık. Odaya vardığımızda Ramiz de oradaydı. Ramiz dünkü maç sırasında rakip oyuncunun tekmesini yemiş, duştuğunde sol bacağının üst kısmı taşla karışık toprak üzerinde sürtününce, derisi yırtılmış, zorlukla yürüyordu.<br /><br />“Oğlum ben size kaç defa diyeceğim… su topun peşini bırakın diye, ha!..” diye çıkışmaya başladı müdür. Allah’tan ilk ders saatinin zili çaldı da derse geç kalmayalım diye ellerimize indirdiği birer cetvel vuruşuyla kurtulmuştuk.<br /><br />“Ben elimi biraz eğri tuttum, pek cetvelin acısı gelmedi,” dedi Kemal.<br /><br />“Ben de öyle yaptım,” dedim.<br /><br />Ramiz’in avucunun içi kıpkırmızı kesilmişti. İlk fiskeyi o yemisti. Ramiz çok onurlu ve başı dik bir çocuktu. Müdürün karşısında hiç başını eğmemiş, cetvelin de olanca gazabını almıştı. Kemal’le ikimiz yaptığımızdan utanmıştık, hem ayağı yaralanmıştı, hem de avucunun içi. Ramiz’in o tavrı bizi çok etkilemişti. Ders arası teneffüste Kemal’le bahçede yürürken ikimizde utancımızı birbirimize anlatmış, Ramiz gibi olmaya karar vermiştik.<br /><br />Ikinci ders Türkçe dersiydi ve öğretmen müdürdü. Derse girer girmez üçümüzü tahtaya dizdi. Sınıfa karşı da kısa bir konuşmayla bizi yerin dibine geçirdikten sonra<br /><br />“size sözlü yapacağım,” dedi.<br /><br />Üçümüzün de başı dimdikti. Müdür bu halimize sinir oluyor ama belli etmemeye çalışıyordu. Biz kötü bir şey yapmıyorduk ki. Top oynamayacakmışız, neden? Bunu üçümüz çok konuşmuştuk aramizda. Derslerimize çalışıyorduk, okul dışında ne yaptığımıza müdür karışamaz diye düşünüyorduk. Ama gel gelelim, şimdi sözlüde bunu ispatlamalıydık. Bir taraftan müdürün çetrefilli soru sormamasına dua ederken, bir taraftan da on sıralarda oturan kızların karşısında ezilip büzülecek sanki yerin dibine girecektik. Kemal, Meral’e doğru kısa bakışlarla bakıyor; ben de Selma’nın o gün okula gelmediğine neredeyse seviniyordum. Halbuki sabah onu göremeyince ne kadar buruklaşmıştım. Ramiz Hamiyet’in oturduğu yöne başını çevirmedi bile. Soruları karşılamaya hazırlanıyorduk.<br /><br />Müdür sırayla bize üçer tane soru sordu; üçümüz de sorulara yanıt verdik. Üçümüz de 10 üzerinden 10 almıştık. Müdürümüzün bu tarafını takdir ederdik hep; bazı konularda kızardık ona, ama ne olursa olsun haksızlık yapmazdı.<br /><br />“Hadi oturun yerinize, aferin, derslerinize çalışmışsınız…” derken, sözlerinde sanki koymuş olduğu kuralları gözden geçirmesi gerekiyormuş gibi bir ahenk vardı.<br /><br />Hereke’ye gitmek için Nazım Abi bir minibüs tutmuş, biz de beşer lira vermiştik. Babam bir gece önce Nazım Abi’nin kendisiyle konuştuğunu, çocukları merak etmemesi gerektiğini söylemiş,<br /><br />“Izzet usta, çocuklara bir fırsat ver, bunlar akıllı çocuklar, ben de yanlarındayım, merak edilecek bir şey yok…” deyince babam da<br /><br />“Peki, Nazım, çocuklar sana emanet…” deyivermişti.<br /><br />“Nazım Abi!.. Abi büyüyünce sen ne olacaksın?” diye muzip arkadaşlardan biri arka koltuktan ön koltukta oturan Nazım Abi’ye doğru bağırıyordu. Sorudaki nuktenin inceliğinden hepimizi bir kahkaha tufani alivermisti, şarkı türkü yola koyulmuştuk. Hereke kırk dakika kadar sürdü, vardığımız yer tren istasyonunun yanında genişçe bir sahaydı. Yerler yumuşak genellikle seyrek de olsa çimle kaplıydı. Saha yemyeşil önümüzde uzanıyordu ve beyaz çizgileri kireç atılarak daha yeni çizilmişti. Formalarımızı, ayakkabılarımızı giyip kendimizi sahaya attık. Yerde bir kaç takla attıktan sonra, Ramiz’le ve Kemal’le Nazım Abi’yi ve taktiklerini dinlemeye başladık. Karşı takım bizden büyük ve daha iri oyuncularla doluydu. Nazım Abi<br /><br />“arkadaşlar, burada centilmelik maçına geldik. Bu takım oyuncuları da bizim köye gelecekler haftaya. Siz siz olun sakın sertlik yapmayın. Oyun çıkarmaya bakın. Haydi aslanlar gösterin kendinizi…” diyerek bizi sahaya saldı.<br /><br />Maçı gene pisi pisine yediğimiz bir golle kaybettik. Ama güzel oyun oynamıştık, takım oyuncuları birbirleriyle paslaşarak oynamış, karşı takımı bayağı yormuştuk. Karşı takımın ‘Nazım Abi’si gelip bizi çıkardığımız oyundan dolayı tebrik etti. Haftaya görüşmek üzere ayrıldık. Köye dönüşümüzde, minibüs sabahki neşesinde değildi; çoğu kişi kalecimiz Salih’in üstüne yükleniyordu.<br /><br />“Oğlum Salih, ne biçim yumurtladın lan o golü…”<br /><br />Salih, eğer topu elinden kaçırmasaydı o golü yemeyecektik ve berabere kalabilecektik diye çok üzgündü, kendi kendini suçluyordu. Ramiz’le aramızda oturan Salih’e moral vermeye,<br /><br />“Olur böyle şeyler Salih, takma kafana yav…” diye onu teskin etmeye çalışıyorduk sessizce.<br /><br />Üzüntüsündenmidir bilmem ama, Salih o yıl saçkıran oldu, kafasındaki saçlar dökülmeye başlamıştı. Uzunca bir tedaviden sonra yılın sonuna doğru artık başında yeniden normal saç çıkmaya başlamıştı.<br />***<br />Okulun bitmesine yakın müdür, son sınıf olarak Büyük Ada’ya oradaki ortaokulu ziyarete gideceğimizi duyurdu. Ziyaretimiz sırasında futbol, valeybol, ve basketbol maçları da yapılacaktı. Müdür takımların seçiminde beden eğitimi öğretmenlerinin görevli olduğunu soyluyordu.<br /><br />Kemal ve Ramiz’le beraber valeybol takımında oynamaya karar verdik. Beden eğitimi öğretmenini ikna etmemiz zor olmadı. Valybol sahası küçüktü, futbol sahası gibi ucu bucağı belirsiz değildi; koşa koşa yorulmayacaktık; ve daha önemlisi valeybol maçını kızlar da seyredecekti. Kızlar futbol maçından pek hoşlanmıyorlardı.<br /><br />Matematik öğretmenimiz İbrahim hoca’nin liderliğinde çalışmalarımızı tamamlayıp kendimizi Büyük Ada ortaokulunun valeybol sahasında bulduk. Kızlar gelmemişti, yani ne Selma vardı, ne Hamiyet, ne de Meral. Ramiz, Kemal ve benim yüzümden düşen bin parçaydı. Aileleri kızları okul gezisi de olsa yalnız başlarına bırakmamışlardı. “Ulan ne zamanda yaşıyoruz be…” diye kızgınlığını dışa vurdu Ramiz. Şu büyükleri bir türlü anlayamıyorduk. Sadece büyükler olsa, bizden daha büyük gençler, yani lise çağında olup da okula gitmeyenler, kahvelerde kağıt, tavla, okey oynamanın hava yapmak sayıldığı işlerin yanında bir de saçını uzatmış olan yetişen gençlere de musallat oluyorlardı. Bir keresinde saçı uzun yeni yetme bir genci yakalamışlar çarşı ortasında saçlarını oradan buradan kesip çocuğu kel gibi hale getirip,<br /><br />“Haydi git şimdi…” demişlerdi. “Biz köyümüzün kızlarına hava attırmayız!..”<br /><br />Ramiz bu gibi olaylara çok daha duyarlıydı. Sivas’lıydı ve ailesi batıya göç etmiş Yayla Mahallesi kenarında o bahçeli eve başlarını sokmuşlardı. Bahçedeki kuyuyu da Ramiz’le babası kazmışlar. Bütün bunları Ramiz son sınıfta daha canlı arkadaş olduğumuzda anlatmıştı. Yani böyle bir toplumda, kızlarını okul gezisine bile göndermeyen ana ve babalar, özellikle babalar vardı. Büyük Ada ortaokuluna pek direnç gösteremedik. Setleri birbiri ardına aldılar. Müdür bozguna uğramamıza içerlemişti ama ne de olsa bu bir kardeşlik, okul maçıydı; o yüzden bize pek fazla bir şey demedi. Zaten okul artık bitiyordu ve bizi bir daha görürmüydü görmezmiydi bilinmezdi.<br /><br />Ortaokulun bitmesiyle, yazın geçmesi bir oldu. Babamla, köyde lise olmadığından, taa Haydarpaşa’ya kadar uzanmış, arkadaşlarımın gittiği Pendik Lisesi yerine Haydarpaşa Lisesi’ne yazılmıştım, hem de yatılı olarak. Pendik Lisesi diye tutturmama rağmen, babam “Oğlum bak ne güzel parasız yatılı sınavını kazanmışsın, seni de Haydarpaşa Lisesi’ne vermiş devlet,” diye beni ikna etmeye çalışıyordu. Baktı pek olacak gibi değil, Babam ortaokul’a diplomaları almaya gittiğimizde gelip müdür’e parasız yatılılıktan söz etti. Müdür Babam’dan yana çıkıp, ikisi, Haydarpaşa Lisesi’ne gitmeye beni oracıkta ikna ettiler.<br /><br />***<br />Hangi liseye gitsem acaba diye araştırma yaparken konuştuğumuz bir Fransızca öğretmeni, Haydarpaşa Lisesi için “Komunist Lisedir,” demişti. Yazılmaya gittiğimizde Babam inşaat işini bırakıp iş elbiseleri ile beni alıp liseye götürmüştü. Bu “Komunist” liseyi çok merak ediyordum; Babam’ınsa hiç bu konuyla oralı olduğu yoktu. Liseye vardığımızda, nasıl kayıt olacağımı öğrendik: Yüksek tavanlı koridor boyunca sınıflar vardı ve her sınıfın kapısında bir numara vardı; kocaman kağıda yazılmış. Bir görevli, “Bir numaralı kapıdan başlayıp, onbir numaralı kapıya kadar her sınıfa girmemizi, oradaki görevlilerin işlemleri yapacağını…” söylemişti. Bu kadar basitti demek; sadece numara numara kapıları aç gir, orada işlem yapılacak sonra, sonraki numaraya. Kayıt işimiz yarım saatte bitmiş, onbir numaralı sınıftan çıkınca 252 numaralı Haydarpaşa Lisesi öğrencisi olmuştum.<br /><br />Annem yatak çarşafı ve yastık kılıfı üzerine adımın soyadımın harflerini işlemişti, kırmızı iplikle. “Kaybolmasınlar, yastıklarınız karışmasınlar…” diyordu.<br /><br />Yatakhanede yatağımı yaptıktan sonra Annemle Babam ayrıldılar okuldan. Koca okulda yapayalnız kalmıştım. Koridorlarında güvercinler uçan bu okul öylesine büyük geliyordu ki gözüme. Akşam bastırıp da yatakhane katında, koridordaki büyük pencereden İstanbul’a doğru baktığımda, yanıp sönen banka ışıklarını, boğazı geçen vapurların ön tarafındaki projektörlerin deniz üstünü taramasını izlerken, şehrin gündüz gibi yaşama devam ettiğini farkettim.<br /><br />Ilk hafta sonunu iple çektim desem yeridir. Eve gitmek, Annem’i Babam’ı görmek ve arkadaşlarımla buluşmak konuşmak istiyordum. Lisede de bir kaç arkadaşım olmuştu: Adana’dan, Amasya’dan, Çanakkale’den, Van’dan Kırşehir’den hatta İran’dan bile gelen bir öğrenci vardı. Çat pat Türkçesini hem geliştirmeye uğraşıyor, hem de ağırlaşan derslere yetişmeye çalışıyordu.<br /><br />Kemal’le buluştuk hemen ilk hafta sonu. Ramiz’in nerede olduğunu bilmiyordu. Evlerine gittiğimizde, oradan başka bir yere taşındıklarını öğrendik.<br /><br />***<br /><br />“Mustafa parasız yatılı hocam,’ diye dersi kaynatmaya çalıştı bir arkadaş.<br /><br />“Bu sene çaktırırız, gelecek sene paralı yatılı olur…” diye karşılık verdi ve<br /><br />“He hee hee…” diye güldü matematik hocası.<br /><br />Aniden korkuya kapılmıştım: Ya bazı arkadaşların dediği gibi lise çok zorsa ve sınıfta kalırsam. Bu korkuyla var gücümle çalışmaya başladım. Öyle ki sınıftan en son çıkıyor zaten çok uzak olan yemekhaneye varıncaya kadar, masadaki diğer yedi kişi üstünkörü dörde bölünmüş ekmekleri elleriyle, ekmeğin alt kısmındaki pek kesilmemiş yerlerinin altını oyarak, daha büyük parça almak için yarışıyorlardı. Masaya geldiğimde neredeyse kuşa dönmüş olan çeyrek ekmeğin yarısına talim ediyordum. İnanması bayağı güç ama başıma geldiği için biliyorum, bazı haftalar, bütün hafta boyunca tuvalete sadece küçük yapmak için giderdim. Hafta sonları eve geldiğimde barsaklarım, Annem’in yemeklerinin verdiği ve bol ekmekli lezzetle kıvranırlar ve sindirim sistemimde ancak posa oluşurdu. Sonra bir hafta neredeyse barsaklarim ve midem kendi kendilerini yiyecek gibi olurlardı. Resmen yarı aç yarı toktuk okulda.<br /><br />***<br /><br />Aylar birbirini, yıllar birbirini kovaladı, üniversite sınavları derken bir üniversite’ye kaydımı yaptırmıştım. Kemal’le hemen her haftasonu olmasa da buluşuyor, top oynuyorduk. Ramiz’den o kadar çok sık olmasa da bahsediyor, onun yokluğunu hala duyuyorduk: Ta ki o güne kadar.<br /><br />Köyün hoparlörlerinden bir duyuru yapılıyordu: Şehit bir askerin cenazesi vardı. Sanki Ramiz gibi duymuştum ama emin değildim. Hemen Kemal’lerin evine gittim. Kemal de duymuştu. O çocuklukla gençlik arası geçiş döneminde Ramiz’i adamakıllı aramamıştık demekki. Ramiz’in ailesi hala Yayla Mahallesinde ama başka bir evde oturuyorlardı. Ramiz ortaokuldan sonra liseye gitmemiş çalışmaya başlamıştı. Yaşı da yirmiye dayanınca jandarmalar alıp askere götürmüşlerdi.<br /><br />Kars’ta yapıyormuş askerliğini. Ne tatbikatı yapılıyorduysa, Ramiz’in bulunduğu manga top atışlarının yapıldığı bölgede unutulmuş. Toplar ateşlenmeye başladığında bir top mermisi çok yakınında patlamış. Asker arkadaşları anlatıyorlardı: Ramiz yaralanan iki arkadaşını siper bir yere götürebilmek için uğraşıyormuş. Ateş altında, nereden geldiğini bilmediği mermilerden sakına sakına sürdürmüş uğraşısını. Arkadaşlarının silahlarını almış, sığınağa dönerken serseri bir mermi tenine değmiş.<br /><br />Gözünü budaktan sakınmayan bu, arkadaş canlısı, onurlu, başı dik arkadaşımı, bir gün sonsuzluğa gideceği yere taşıyacağım hiç aklımdan geçmemişti. Ramiz ile kısa, ama hayat boyu kazanımlara denk olabilecek bir arkadaşlığımız olmuştu.<br /><br />Seni hatırlamaktan kıvanç duyuyorum Ramiz; Işıklar içinde yat arkadaşım.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>GUNCEL DUNYAMIZ</category><pubDate>Tue, 17 Apr 2012 10:00:33 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?3,18,18#msg-18</guid>
<title>Izlenmesi Onerilen Filmler, Gosterimler ve Sunumlar</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?3,18,18#msg-18</link><description><![CDATA[ Cesitli zamanlarda iletisimde bulunan dostlarin izledikleri ve izlenmesini onerdikleri film, sunum ve gosterimlerin bazi orneklerine asagidaki baglantidan erisebilirsiniz:<br /><br /><a href="http://www.emeginsesi.org/film_sandigi/film_sandigi.html" rel="nofollow">Cesitli zamanlarda gosterime girmis film ve sunumlardan ornekler</a><br /><br />Izlediginiz eserlerle ilgili yorumlarinizi bu konu altinda paylasabilirsiniz.<br /><br />Iyi izlemeler.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>SANAT DUNYASI</category><pubDate>Sat, 14 Apr 2012 22:30:09 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,17,17#msg-17</guid>
<title>DEMOKRAT OLMAK VE DEMOKRASININ IŞLEMESI</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,17,17#msg-17</link><description><![CDATA[ <b>DEMOKRAT OLMAK VE DEMOKRASININ IŞLEMESI</b><br /><br />Köle sahipleri, feodal ağalar, burjuva imtiyaz sahibi ve sistemden yana umudu henüz kırılmamış küçük-burjuvalar demokrat değillerdir; ne kendi aralarında; ne de kendileri demokrattirlar.<br /><br />Demokrat olmak ve demokrasinin işlemesi gibi sorunlar, birden fazla insanın bulunduğu ortamlarda ortaya çıkar.<br /><br />Demokrat olmak ve demokrasinin işlemesi demek,<br />• insanların aralarındaki ilişkilerin ilkeli bir tarzda çalışması, ve<br />• insanların birbirlerine karşı saygı ve sorumluluklarını bu ilişkiler sürerken sürdürmeleri<br />demektir.<br /><br />Demokrat olabilmek için yukarıdaki her iki öğeyi de, günlük ilişkilerimizde, saat saat, dakika dakika yaşama geçirmemiz gerekir. Birden fazla insanın bulunduğu herhangi bir ortamda, bu iki öğeden herhangi birisi olmazsa, o ortam demokrat bir ortam değildir, o ortamda demokrasi işlemez.<br /><br /><b>Demokrat olmamanın belirtileri nelerdir?</b><br /><br />Kişi olarak demokrat değilsek, kimseyi dinlemeyiz. Önyargılı davranırız. Gerçeklerle sağlamadığımız varsayımlarımız vardır. Sürekli kendimiz konuşuruz. Başkalarının söz hakkına müdahale ederiz, kısıtlarız. Ve daha bir çok benzer belirtiler sayılabilir.<br /><br /><b>Demokrasinin işlememesinin belirtileri nelerdir?</b><br /><br />Insanlar suskundur. Toplu bir konuşma, birlikte sohbet ve paylaşım yoktur. Konuşmalar ikilidir ve çoğunlukla gizlidir. Açıkta yapılan ikili konuşmalardan başkaları söylenmek istenenin tam tersi anlamlar çıkarırlar. Düşmanlıklar artar. Kendileri ile emekçi sınıflar arasında, demokrasiyi işletmezler.<br /><br />Bunun kesin anlamı şudur:<br />• aralarındaki ilişkiler ilkeli değildir, kendi yaptıkları yasalara kendileri uymazlar, ve<br />• birbirlerine karşı saygi ve sorumlulukları göstermeliktir, fırsatçıdır.<br /><br />Emekçi sınıflar, yani : işçiler, köylüler, esnaf ve sanatkarlar, serbest çalışan meslek sahipleri ne durumdadırlar?<br /><br />Işçiler büyük üretim tesislerinde bir araya geldiklerinde birlikte çalışmak zorundadırlar.<br /><br />Köylüler birlikte ekmek ve dayanışmak zorundadırlar. Esnaf ve sanatkarlar, serbest çalışan meslek sahipleri, köylülerle birlikte sistemin kendilerine sağladığı fırsatları değerlendirmek isteyen, özel mülkiyet sahibi olmak ve onu çoğaltmak isteyen kesimlerdir. Demokrat olmakla olmamak; demokrasinin işletilmesi ile işletilmemesi arasındaki birbiri üzerine katlanmış bölgede dururlar. Bir kısmı işçilesir, bir kısmı burjuvalaşır; yani bir kısmı daha demokrat ve demokrasiyi isleten yönde; bir kısmı ise, demokratliktan uzaklaşan ve demokrasiyi çalıştırmayan yönde gelişir.<br /><br />Işçiler ve işçilesen emekçiler bir kesimde, burjuvalar ve küçük-burjuvalar diğer kesimde kümelenmiş ve toplumsal bir savaş halindedirler. Bunun nedeni burjuva ve küçük-burjuvaların devlete hakim olması, onun kurum ve kuruluşlarında güç sahibi olmalarıdır. O yüzden, yasalar burjuva lehine, küçük-burjuva lehine yapılır; işçi ve işçileşen emekçilerin mücadelesi sonucunda geri adım attırılabilirler.<br /><br />Burjuva ve küçük-burjuva devleti düşünce ve ifade özgürlüğünü yasaklar, engeller. Bunu günlük hayatımızda bir çok örnekle görüyoruz.<br /><br />Burjuva ve küçük-burjuvaların devleti her zaman bütün bu kesimleri içermeyebilir. Çünkü, işçi ve işçileşen emekçiler birleşme yoluna ve demokrasi yoluna eğilimliyken, onlar, işçilere karşı amansızca mücadele edip saldirirken, kendi aralarında da kıyasıya mücadele içindedirler. Yine ülkemizdeki özelleştirmeler sonucunda daha çok palazlandırılıp büyütülen sermaye çevrelerine karşılık, olduğu yerde sayan veya sermayesini kaybetme yolunda olanlar hepimiz tarafından gözlenmektedir.<br /><br />Işçiler ve işçileşen emekçiler, ulusal düzeyde olduğu gibi uluslar arası düzeyde de birleşme eğilimindedir. Devrimci hareketin odağını ilkeli, saygılı ve sorumlu birleşmeler almaktadır. Sözle değil, eylemle yapılan bu birleşmeler kalıcı olmaktadır. Sözle yapılanları baştan ilkesiz olduğundan kısa sürede dağılmaktadırlar.<br /><br />Içinde bulunduğumuz mücadele ortamı içinde etkin mücadele içinde olan oluşumlar vardır. Bu oluşumlar emek içinden ve emek yanlısıdırlar. Birbirinden ayrıdırlar. Fikirdaş, ülküdaş ve kardeş olan bu oluşumlar ayrı olmayı ve ayrı kalmayı sürdürmek veya bir süreliğine sürdürmek istiyorlar. Bu saygı ile karşılanmalıdır ve sorumluluk anlayışı içinde desteklenmelidir. Bu konuşan, etkileşen oluşumlar elbet kısa zamanda, ilkelerinin ne olmasi gerektiğini, nasıl demokrat olacaklarını, aralarında demokrasiyi nasıl işleteceklerini belirleyeceklerdir. Çünkü konuşuyorlar, etkileşim içindeler.<br /><br />Başka ve bazi oluşumlari dişlayanlar, etkileşimde bulunmaktan kaçınanların ise, maalesef, hiç şansı yok, onlar, kendi kabuklarında, Ikinci Emperyalist Paylaşım savaşının Pasifik adalarından birinde kalan Japon ‘savaşçısı’ gibi tek başlarına, ‘demokrasi savaşçısı’ olarak kalacaklar. Bu oluşumlardaki insanlar elbet kısa zamanda bunun farkına varacaklardır.<br /><br />Şu anda, bunun en tez zamanda olmasını dilemekten başka çare yok gözüküyor.<br /><br /><br />Farkındalık yaratmaya devam !..<br />Yaşasın Demokrasi !..]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>GUNCEL DUNYAMIZ</category><pubDate>Thu, 29 Mar 2012 09:22:03 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,16,16#msg-16</guid>
<title>AKP HÜKÜMETİNİN BASKI VE ŞİDDET POLİTİKALARI NEWROZ’U KANA BULADI!</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,16,16#msg-16</link><description><![CDATA[ <center class="bbcode"><b><b>AKP HÜKÜMETİNİN BASKI VE ŞİDDET POLİTİKALARI NEWROZ’U KANA BULADI!</b></b></center><br /><br /><br /><br />Hükümetin, toplumu dize getirme, muhalefet eden kesimleri susturup teslim alma siyaseti, yıllardır barış içinde kutlanan Newroz Bayramını vahşet gününe çevirmiştir. İstanbul’daki saldırılarda, BDP Arnavutköy İlçe Yöneticisi Hacı Zengin, polisin attığı gaz bombasının başına isabet etmesi sonucunda hayatını kaybetmiştir. Hayati tehlikeyi atlatamayan ağır yaralılar var. Zengin’in ailesine, yakınlarına, Barış ve Demokrasi Partisi yönetici ve üyelerine başsağlığı diliyoruz.<br /><br /><br /><br />Kürt halkı ve Ortadoğu halklarının her yıl kutladığı Newroz’u yeni gerekçeler bularak yasaklayan, buna karşı direnen halkın üzerinde devlet terörü estiren AKP Hükümeti, başta İstanbul olmak üzere, Newroz kutlamalarının yapıldığı her yerde görülmemiş bir vahşet uygulamıştır. Polis zulmü ayyuka çıkmış, sokak başlarını tutan polis halka bayramı zehretmiştir.<br /><br /><br /><br />Her demokratik tepkide, halka düşman muamelesi yapılmakta, artan oranda şiddet kullanılmakta, gaz bombalarıyla ölümler artmaktadır. Onlarca yaralının bulunduğu bu tablo AKP Hükümetinin eseridir. Hükümet bu yasakçı politikalarıyla, tüm Türkiye’yi savaş alanına çevirmekte, sokağı halka resmen ve fiilen yasaklamaktadır. Faşizan uygulamaları arttırarak sürdüren AKP Hükümeti, Kürt sorununda barış ve diyalogu elinin tersiyle itmiş, polis ve asker zoruyla, faşizan uygulamaları olağan hale getirmiştir.<br /><br /><br /><br /><b><center class="bbcode">NEWROZ’U KÜRT HALKINA YASAKLAMAK, GEÇMİŞTEN DERS ÇIKARMAMAKTIR</center></b><br /><br />Diyarbakır (Amed) ve İstanbul’da 18 Martta kutlanacağı açıklanan Tertip Komiteleri belirlenerek bildirimde bulunulan Newroz kutlamalarının akıl almaz yasaklarla engellenmek istenmesine halkın haklı olarak gösterdiği tepki karşısında uygulanan şiddetin, Hacı Zengin katledilmesi ve onlarca kişinin yaralanması on binlerce insanın gazlardan etkilenmesinin hiçbir izahı olamaz. Halka bayramı nerede ve nasıl kutlayacağını öğreten AKP, yaşanan bu vahşete direnen halkın tutumundan bir ders çıkarmalıdır.<br /><br /><br /><br />Savaş görüntüleri yaratan, panzerleri harekete geçiren, İstanbul’un her sokağını gaz bombaları ve tazyikli suyla savaş alınan çeviren AKP Hükümeti halkın direnişini kıramamıştır. Başta Kürt halkı olmak üzere, kendisine biat etmeyen tüm kesimleri düşman ilan etmiş bulunan AKP’nin, pervasızlığına halklarımız ve işçi sınıfımız telsim olmayacaktır. Halkımız, bundan sonra da Newroz kutlamalarında bunu daha güçlü olarak gösterecektir.<br /><br /><br /><br /><b><center class="bbcode">HALKIMIZ VE İŞÇİ SINIFIMIZ AKP’YE TESLİM OLMAYACAK!</center></b><br /><br />AKP Hükümeti hiçbir alanda aykırı bir ses, demokratik bir hareket istemiyor. İşçilere, emekçilere, aydınlara, gençlere, kadınlara, farklı kültür ve inançlardan halklarımıza saldırmaya devam ediyor. Ancak bunda başarılı olamayacaktır. Kürt halkının haklı taleplerini şiddet ve kanla örtmek, halkları bir birine karşı kışkırtmak anlamına gelen bu politikaların ateşle oynamak kadar tehlikeli olduğunu bilinmelidir. AKP, ateşle oynamaya, halklarımızı ateşe atmaya hizmet eden bu politikalardan vazgeçmelidir.<br /><br /><br /><br />Kürt sorununu, eşit haklara dayalı barışçı ve demokratik yolla çözmek yerine şiddetle bastırma ve teslim alma politikası Türkiye’yi yeniden ’90 yıllardaki şiddet ortamına sürükleyen bu politikalar ve saldırılar karşısında sessiz kalmayacağız.<br /><br /><br /><br /><b>NEWROZ PİROZ BE!<br /><br />NEWROZ KUTLU OLSUN!<br /><br />YAŞASIN HALKLARIN EŞİTLİĞİ, ÖZGÜRLÜĞÜ VE KARDEŞLİĞİ</b><br /><br /><br /><br /><div style="text-align: right;" class="bbcode">SELMA GÜRKAN<br /><br />GENEL BAŞKAN</div><br />--]]></description>
<dc:creator>karakayalim</dc:creator>
<category>GUNCEL DUNYAMIZ</category><pubDate>Thu, 22 Mar 2012 15:21:13 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,15,15#msg-15</guid>
<title>Modern Komunizm Bolum 4</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,15,15#msg-15</link><description><![CDATA[ Sosyal yardım devletinin temel krizi ve “adil toplum” Ilerici Muhafazakarları (IM) 1984’de özelleştirme, liberalleşme ve Kanada-ABD ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmalari il ebirlikte iktidara getirdi. Bu, sendika ağaları ve büyük şirketlerin ‘en büyük seçim zaferi’ olarak destekledikleri bir çeşit kapitalist koalisyon şeklinde ortaya çıktı. Fakat bu onların 1993’de bozguna uğramalarına yolaçtı, ve daha önceden görülmemiş büyüklükte bir parlementer sistem bunalımına ve siyasi dengesizliğe neden oldu. Ayni IM’lerin 1984’de olduğu gibi, bu kez, sendika ağalarının desteği ile liberaller hükümet oldular. Liberallerin “halkçı” olarak selamlanmaları hoşlarına gitti. O zamandan beri bütün bu dengesizliğin ortadan kalkacağını ve onlara Kanada’yi yirmibirinci yüzyıla götürme “görevi”ni vereceğini sanmaktalar. Ama hiç bir kapitalist koalisyon ve hiç bir kapitalist düzenleme bu dengesizliği bu zamana kadar sona erdiremedi. Hiç şüphesiz, zaten bu koalisyon ve düzenlemelerin sınıf karakteri bu dengesizliği yaratan nedendi, başka ne beklenebilirdi ki.<br /><br /><br /><br /><br />1984-85 dönüm noktasından 10 yıl sonraki tarihsel dönüm noktasına gelinirken, emperyalizm ve gerici burjuvazi, derin değişiklik gereksinimlerine karşı çıkabilmek için “reform” kartını kullanageldi. Ancak, beklendiği gibi, karşı-tezden başka bir şey gerçekleşmedi. Bütün dünyadaki bunalım derinleşti ve genişledi. Halkların tasarruflarının ne derece bağnaz bir şekilde gasp edildiğini görmek için eski-Sovyetler Birliğine bakmak, milyonların temel yaşamsal gereksinimlerinin nasıl ellerinden alındığını görmek mümkün. Reform iddialarının yalan ve temelsiz oldukları ve gelecekte de böyle olacağı ispatlandı. Derin değişiklikler yapılmazsa, bu daha da kötü bunalımlara neden olacaktır!<br /><br /><br />Elde kalan iki seçenek bu ikisidir. Işçi sınıfının tarihsel rolünü oynacağı büyük fırsat çok yakında ortaya çıkacaktır. CPC(M-L) bu fırsatı değerlendirmek için, etkisizleştirilmeye karşı mücadeleyi arttırarak hazırlanmalıdır. Kanada halkı yirmibirinci yüzyıla toplumu bu bunalımdan çıkarmak için, gelişmeye açılan kapıyı açmak için işçi sınıfının önderliğinde girmelidir.<br /><br /><br />Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve onun kurulması için şartları hazırlamış örgüt olan Enternasyonalistler, 1963’den zamanımıza kadar, ideolojik görevleri kendilerinde, siyasi görevleri de hükümete bıraktılar. CPC(M-L) kendisini yabancı sınıf ideolojik sapmadan korumak için en keskin ideolojik mücadeleyi veriyor. Düşüncesinin Marksizm-Leninizm’in kılavuzluğunda olmasını sağlamak için, Parti Marksizm-Leninizm’in saflığını savunmaktadır. CPC(M-L), kendi tahlilleri ve düşüncesi temelinde aldığı kararlar sonucu attığı bütün siyasi adımlarda başarılı olmak ve düzenli çalışmak için, sistemli ve uzlaşmaz bir şekilde mücadele etme geleneğine sahiptir. Parti, Kanada ve uluslararası alandaki gelişmeleri, faklı tarihsel dönemlerde düzenli olarak tahlil etmiştir. Toplum-karşıtı saldırı’nın altedilimesi ve toplumu-destekleyen programın zaferi, devrim ve sosyalizmin zaferi için stratejik yönelme, komünizm’e varmak için nihai yönelim, CPC(M-L) tarafından,kendi öz düşünce ve tahliline göre, çözüme kavuşturulmak üzere ele alınmış görevlerdir. Işte bu üç temel görev toplumun gelişmesindeki gelecek aşamayı ve Kanada’nın önündeki ileriye giden yolu belirliyor.Bu görevler toplumsal gelişmenin yasaları ile ortaya çıkmışlar , onlar tarafından dikte edilmekteler; onlar gerçek duruma dayatılan birer dogma, veya dışarıdan bir formülün kopyalanması ile bulunan şeyler değildir.<br /><br /><br />1963’de kuruluşundan itibaren, Ağustos 1967’deki Değişim için Gereklilik Konferansına kadar geçen zaman içinde, Enternasyonalistler kendi öz güçlerine güvendiler, kuvvetle onlara dayandılar, ideolojik, siyasi ve örgütsel durumlarını bağımsız bir şekilde kendi kendilerine çözümlediler ve sonuçlara ulaştırdılar. Değişim için Gereklilik Konferansı ile başlayıp, ideolojik görevlerle, siyasi görevleri birbirine karıştırmayan çok detaylı ve incelikli bir mücadele verildi. CPC(M-L)’i inşa etmek için bütün bu durumlar, Kanada’lı Marksist-Leninist ve ilerici güçlerle, gençlik ve öğrenciler, kadınlar, aydınlar ve işçi sınıfının ileri unsurları temelinde bağımsız bir şekilde çözümlendi. Bu gelişme, Çin Halk Cumhuriyetindeki Büyük Kültür Devrimi ve Mao Zedung Duşuncesi’nin Kanada’daki hareketin gelişmesine zarar veirici etkisine rağmen, bu şekilde oluştu.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />CPC(M-L)’in inatçı ve ısrarcı bir şekilde, Biz Kendi Kendimize Örnek Oluyoruz sloganı etrafında birleşerek, Parti’nin kendi yolunu kendi imkanları ile çizmesi, onu kendi yaptığı programını hayata geçirmesini sağladı, bu da onun ideolojik ve siyasi çizgisini derinleştirdi ve kendi teorisini oluşturmasını sağladı. Partinin kendi belirlediği yoldaki ısrarına olan bağlılığı, Marksizm-Leninizm’le kılavuzlanmış olan kendi düşüncesini üretme yetisi CPC(M-L)’in 1989 ve ondan sonra gelen değişikliklerle başa çıkmasını ve CPC(M-L)’in üzerine kurulu olduğu Marksizm-Leninizm çağdaş temelinde oluşmuş olan düşüncesini tesis etmesini sağladı.Yeni tarihi temel, ideolojik anlamda en çağdaş olan temeldir. Her ne kadar içeriği Marksizm-Leninizm’in ve Büyük Ekim Devrimi’nin yolunun saflığını korunmasını savunmak olsa da, ideolojik mücadelenin şekli artık değişmiştir. O, kendisini, günümüz toplumunun bütün çeşitli özelliklerinin modern tanımlamaları üzerine kurmaktadır.<br /><br /><br /><br /><br />Ideolojik alanda, CPC(M-L), Eski Sovyetler Birliğinin çöküşünü sosyalizm ve komünizm’in bunalımının nedenini olarak değil, fakat kapitalist restorasyon olarak tesbit ve tahlil edebilmiştir. Parti ayni zamanda, şu andaki dünya çapındaki bunalımın kapitalizmin bunalımı ve sözde-sosyalizmin çöküşü olarak tahlil etti. CPC(M-L), işçi sınıfına liderlik edebilmesi için ve onu, tarihsel görevlerinde bilinçli hale getirmek için, partinin liberalizm ve sosyal demokrasiye karşı en kararlı ve keskin ideolojik mücadeleyi vermesi gerektiği sonucuna da varmıştır. Bütün bunlar işçi sınıfını ideolojik olarak silahsız hale getiren ve onu kendi kurtuluşu için mücadele etmekten vazgeçmeye yönelten NDP-liberallerinin bütün yalanlarına kararlı bir şekilde karşı çıkmasını gerektiriyordu. CPC(M-L) toplum-karşıtı saldırılara karşı olan herkesle, ideolojileri ne olursa olsun, siyasi olarak işbirliği yapmaktadır ve yapacaktır. O, liberalizm ve sosyal demokrasinin bir şekilde günümüz toplumunun talepleri ile uygun düştüğünü, ondokuzuncu yüzyıl ideolojilerine dayanan siyasi partilerin durumu değiştirbileceğini vaaz eden bu illusyonlara karşı sürekli bir ideolojik mücadele vermeyi sürdürür. Buna parallel olarak, CPC(M-L)’in pratik siyasetinin en önünde olan onun etkisizleştirilmesine karşi mücadeledir.<br /><br /><br /><br /><br /><br />CPC(M-L)’in kesintisiz bir şekilde çalışmasını sürdürdüğü ana alanlardan biri de kuramsal çalışmalarıdır. Yirminci yüzyılın Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Marksist-Leninist, Komünist ve Işçi Hareketlerinin tüm tecrübelerinden ve kapitalist restorasyona karşı verilen mücadeleden ilgili sonuçları çıkararak, Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce kuramını geliştirmek gereklidir. Genel olarak ele alındığında, Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce, Marksizm-Leninizm’in sosyalist devrim ve sosyalist inşa şartlarına uygulanmasından, modern revizyonizm ve kapitalist restorasyona karşı mücadeleye uygulanmasından edinilen tecrübelerin bir toplamıdır. O, ayni zamanda, Marksizm-Leninizm’in halkların faşizme, militarizme ve emperyalizme karşı mücadelesine, ve ortaçağ zihniyetinin tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik mücadeleye uygulanmasından edinilen tecrübelerin toplamıdır da.<br /><br /><br /><br /><br />Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce, devrim pratiği ile geliştirilen ve zenginleştirilen Marksizm-Leninizm’dir.O Marksizm-Leninizm’in temel prensiplerinin ve bu prensiplerin en yüksek seviyede doğrulanmasıdır. Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce Marksizm-Leninizm’in en son tamamlanmış şekli değildir, onun devamı ve mevcut şartlar altında zenginleştirilmiş şeklidir.<br /><br /><br />Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in 31 Mart 1970’de Montreal’de kurulması devrimin en önemli ve esas sübjektif gücünün doğuşudur. CPC(M-L), Marksizm-Leninizm kuramı temelinde ve devrim pratiği içinde, tam doğduğu günden başlayarak, bütün eski siyasi ve ideolojik eğilimlerden kendisini ayırdetti. Sınıf kavramı içinde, CPC(M-L) işçi sınıfının siyasi partisidir. O yalnızca bir siyasi değildir, o işçi sınıfının, en örgütlü koruyucusu, modern komünist, sınıfsız toplumu yaratmaya kendini adamış olan en ileri unsurudur.<br />Modern Komünizm, ekonomik-siyasi sistem olarak, ve CPC(M-L) de siyasi parti olarak, bütün yönetim için büyük bir önem taşımaktadır. CPC(M-L)’in ideolojisi ve düşünme sistemine kılavuzluk eden kuram, yalnızca ve yalnızca bu ideolojiyi hayata geçirmek üzere ele almış olanları ilgilendirir. Ideolojik yapıda olan konular –- bir kişinin, kooperatifin veya sınıfın düşünce sistemi olarak neyi kapsayıp kapsamaması gerektiği – aslında, bir sağduyu, bilinç meselesi olarak, sadece o kişiye, kooperatife veya sınıfa bağlıdır. Bundan farklı olarak sa, siyasi nitelikteki konular bütün yönetime aittir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm ve CPC(M-L)’in bütünlüğünün sadece ideolojik olduğunu ve bu ideolojinin bütün yönetimi ilgilendirdiğini söylemek ideolojik işlerle siyasi işleri birbirine karıştırmak ve yönetimi bölmek demektir. Bu tam da ondokuzuncu yüzyıl pratik siyasetinin Kanada’nın da içinde olduğu kapitalist toplumda uygulanma şeklidir. Böyle yapılmasının yegane nedeni açık bir şekilde yönetimi bölme amaçlıdır ve onu hertürlü gerçek veya yapay olarak yaratılan krizler nedeni ile çıkan gerginliklere maruz bırakır. Siyasi meseleler bütün yönetime aittir ve birincil derecede önemli yer kaplarlar. Zamanımız bütün siyasi partilerin ve bütün seçmenlerin bu siyasi sorunları takip ederek çözmeye çalışması ve ideolojik sorunlarla kendilerini tuzağa çektirmemeleri ve ana işlerinden dikkatlerini saptırmamalıdırlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Siyasi parti olarak örgütlenmiş olan CPC(M-L) bütün yönetimi muhatap alır. Proleter sınıf partizanı, siyasi parti olarak, o, işçi sınıfı önderliğinin önerilerinin ne olduğunu, görüşünün ne olduğunu uygun ve sistematik bir şekilde yönetime sunar, böylece toplumu bunalımdan çıkarır ve ileriye doğru giden yolu açar. Proleter sınıf yapısını, partizanlığını sürdürmek, kendi düşünce sistemini geliştirmeyi ve savunmasını garantilemek için ideolojik bir mücadele verir. Bütün yönetimin işçi sınıfının öncülüğünde birliğini sağlamak için çalışır. Marksist-Leninist olmak isteyenleri ideolojik olarak örgütler ve CPC(M-L)’in bütün çalışmalarına kılavuzluk yapan düşüncenin Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce olmasını sağlar.<br /><br /><br /><br /><br />Devlet, büyük şirketler, ve sendika ağaları dolaylı veya dolaysız yollardan CPC(M-L)’in proleter devrimci sınıf özünü bırakmasını sağlamak, onu adını değiştirmeye ve komünizm kelimesini kullanmayı bırakmasını sağlamak için büyük baskı uyguluyorlar. Bunun CPC(M-L)’i işçi sınıfı ve geniş halkkitleleri gözünde “popüler” yapacağı karmaşık mantığını ileri sürüyorlar. Devlet CPC(M-L)’in, diğerlerinin geçmişte yapmış olduğu gibi, şartlara uymasını, uzlaşmaya yanaşmasını talep ediyorlar, böylece de sendika ağalarının kapitalist mevcut düzeni sürdürme amaçlarına ulaşmalarının rahatça sağlanmasını istiyorlar. Özet olarak, CPC(M-L)’in bütün önemli ideolojik konumunu, kuramsal, siyasi ve ekonomik düşüncelerini redddiyorlar, bunu işçi sınıfını, en önemli silahından yoksun hale getirmek, onu mücadelelerini başarıya götürmesinde gerek duyacağı konumlardan yoksun bırakmanın ön şartı sayıyorlar. Devlet, Karl Marks, Frederick Engels, V.I. Lenin, J.V. Stalin ve diğerlerinin eserlerini küçük görüyor. Komünizm hayaleti onların en büyük korkusu olmaya devam ediyor, ve CPC(M-L)’in kendileri gibi olmasını veya ortadan kaybolmasını arzuluyorlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Kuruluşundan itibaren, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in oluşturduğu yirmialtı yıllık başarılı ve kararlı çalışmaları, ve özellikle 1984-85 tarihsel dönüm noktasının üzerinden geçen on yıl Tarihsel Girişim’in ortaya konmasının şartlarını hazırladı. Tarihsel Girişim’in ana unsuru, ayni adlı kitapta da değinildiği gibi, devrimin sübjektif şartlarını hazırlamak için tam olarak bilinçli ve örgütlü bir plandır. CPC(M-L), Tarihsel Girişim’i hayata geçirme hazırlıklarının bir parçası olarak, Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce, toplumcu program ve demokratik yeniden yapılanma gerekliliği üzerinde çalışarak, geniş bir kuramsal çalışma başlattı. CPC(M-L)’in uygulama ve kuramsal çalışmaları sun alanları kapsamıştır:<br />·1 CPC(M-L)’in Çağdaş Marksist-Leninist Düşünce üzerine kuramsal düşünmesinin sağlamlaştırılması için mucadele;<br />·2 Işçi sınıfını kendisini bir ulus olarak yapılandırması ve ekonomi yönünde değişim için örgütlenmesi;<br />·3 Bütün vatandaşların ve ülkede yaşayanların hak ve görevlerini içeren modern anayasa taslağının hazırlanması için halkın seferber edilmesi;<br />·4 Öz-ulus halklarının haklarının tam olarak geri verilmesinin desteklenmesi;<br />·5 Quebec’in ulus olarak tanınması ve kendi kaderini tayin ve ayrılma hakkının tanınması;<br />·6 Bütün ulusal etnik grupların, etkisizleştirilmelerine, asimilasyonuna ve kendi dil ve geleneklerini geliştirmelerinin önündeki engellere karşı mücadelelerin desteklenmesi;<br />·7 Kadınlık temelinde kadınlara özgü olarak, kadın haklarının tanınması;<br />CPC(M-L) bütün insanların sadece insan olmalarından kaynaklanan hakları olduğu tavrını her zaman sürdürmüştür – yaşamın varlığı, var olma nedeni insan hakları ile özdeştir. Eğitim imkanlarına ulaşım bir haktır, toplumun eğitim seviyesinin yükseltilmesinin en önemli ve acil görev olduğunun, toplumun ruh sağlığının ve maddi durumunun iyileştirilmesi, seviyesinin yükseltilmesine katkısından dolayı vaz geçilmez olduğunun tanınması gerekir.<br /><br />Tarihsel Girişim programı, 1 Ocak 1995’de uygulamaya koyulduğunda, üçüncü bin yılın ve yirmibirinci yüzyılın başlayacağı 31 Aralık 1999’a kadar kadar sürecek olan ilk aşamasında beş-yıllık bir etkinlik planı ortaya koydu. Bu beş-yıllık planın ilk hedefi CPC(M-L)’i, başarıyı zafere çevirme genel planı içinde bir kitle Komünist Parti haline getirmektir.<br /><br /><br /><br />Tarihi Girişim kitabına göre:<br /><br /><br />“Beş-yıllık etkinlik planı, mevcut uluslararası şartlar içinde ülke çapında gelişen hareketin bütün farklı yönlerini bir araya getiriyor ve bunları, toplumun gelişmesi için yolu açmaya kanalize ediyor. Bu çalışmalar, insan faktörünü/sosyal bilinci geliştirmek, toplumun yönünü tam olarak yönetebilmeye yönelik maddi etkinlik ve insan katkısının bunların doğa ile ilişkisinin toplumun ve onun bütün unsurlarının yararına geliştirilmesi çalışmalarıdır…<br /><br /><br /><br /><br />“Tarihsel Girişimi uygulamaya koyarken, CPC(M-L) kendisini işçi sınıfının koruyucusu ve lideri olarak sağlamlaştırma birincil amacını takip etmektedir. Işçi sınıfının en örgütlü sübjektif gücü ve koruyucusu olarak, CPC(M-L) işçi sınıfını toplumun önderi durumuna getirmek için savaşmalıdır. Bu, işçi sınıfı kendisini ulus olarak geliştirmek zorunda demektir; tam da bir zaman, burjuvazinin toplumda hakim sınıf haline geldiğinde yaptığı gibi. Toplumun ve dunyanın kendi yapısında oluşmasını sağlamak için, işçi sınıfı kendisini güç merkezlerine yerleştirmelidir. Bu da, insanları, insan olmaları nedeni ile olayların merkezine koymak, kendi somut objektif gerçeklerini kavramalarını sağlamak için, devrimle gerçekleştirilecek derin dönüşümlerin yapılmasını gerektirmektedir.<br /><br /><br />“Dünya şimdiye kadar görmediği en büyük sosyal devrim’in eşiğindedir. Bunun işaretleri, burjuvazinin, gelişmesinin son aşamasında, kapitalizmin temel sorunlarını çözmek için hiç bir gayrette bulunmaması, ilgisiz ve bu sorunları çözmekten aciz kalmasından açıkça görülmektedir. Bu işaretler ayrıca, kapitalistlerin kendi taleplerinden, halkın ayakta tutmasını istedikleri devletlerinin taleplerinden, ‘sağlıklı ekonomi karlılık düzeyi ile belirlenir, toplumun ve toplum bireylerinin refah seviyesi ile değil’ diyen burjuva düşüncesinden de görülebilir. Burjuvazinin temel eğilimi onu yerli ve yabancı yönetim kurallarını, iş-yapmayı küresel boyutta rekabet içinde tutmak ve nüfuz bölgeleri elde etmeye çalışmaktır; ulusların birbirleri ile bir arada barış içinde yaşamaları veya halkların dostluk içinde yaşaması değildir. Burjuvazi modern ulus-devlet yapısının yıkılmasına, saldırılara, çelişkilere, küresel yoksulluk ve açlığa neden oluyor. Devrimin ayaksesleri, toplumun herkese sağlamak zorunda olduğu, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin taleplerinden yükseliyor. Yeni bir dönem, burjuvazi ile emekçi halk arasında, toplumun gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılıp gelişme yolunun açılıp açılmayacağına dair, kuvvet denemelerinin yapıldığı bir dönem oluşuyor. Burjuvazi, toplum üzerindeki kendi hegemonyasını sürdürmek, toplumun üyelerine karşı, sömürücü yandaşları dışında, hiç bir sorumluluk taşımadan bu durumu devam ettirmek ve toplumun gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmak istemiyor. Proleterya burjuvazi ile bu kuvvet denemelerinden galip çıkmalıdır; gelişmeye giden yolu açmalıdır; böylece toplum bütün bireylerinin refahını sağlayacak bir siyasi ve ekonomik altyapı üzerine kurulacaktır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Altmışlardaki yıllar, emperyalizm ve devrimler çağındaki devrimci akımlar dönemiydi, ayni 70’li ve 80’li yıllar gibi. 80’li yılların sonuna gelindiğinde, devrimci dalga gerilemeye ve dünya devrimi geri çekilmeye başladı; ancak bu gerilemeye rağmen, çağ temel karakterini korumuştur. 60’lı yıllardaki devrimci dönemde, en acil görev Kanada’da, işçi sınıfı ile onun nesnel altyapısı olan devrimin bilinçli temelini oluşturmaktı. Bu çalışmanın başarı ile sonuçlanması için uzun ve zahmetli bir mücadele başladı. Hemen çok açıkça belli oldu ki devrime önderlik eden topyekün tüm düşünce sistemi Kanada’nın iç gerçeği üzerine kurulu olmadıkça, onun tarihsel, felsefi ve kültürel geleneklerini bu düşünce içinde yoğurmadıkça, bu bilinçli temeli oluşturmak için bütün bu faydalı ve önemli kavramları ön plana getirmedikçe, bu başarının sağlanması, garanti edilmesi olanaklı olmayacaktı.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Vancouver’da 13 Mart 1963’de British Columbia Üniversitesi’nde kurulmuş olan Enternasyonalistler, altmışlı yılların en önemli örgütlerinden biri olmuştur. Bu örgüt, Kanada ve Uluslararası şartlara göre bilinçli bir temelin yaratılmasında kararlı bir rol oynadı. Örgüt, aşağıdaki şu önemli sorunlar üzerine, burjuvazi ile girişilen 5 önemli yıl boyunca süren mücadelelerin içinde gelişti:<br />·1 Insanların doğrudan geniş tartışmalara katılabileceği bir ortam yaratılması;<br />·2 Emperyalizmin Kanada’ya kültürel ve ekonomik yollardan sızmasına karşı savaşılması;<br />·3 Burjuva temelli, çağın gerisinde kalmış olan eğitim sistemine karşı çıkılması;<br />·4 Bilinçlenme, örgütlenmenin kuramsal temelleri ile bağlantılı önemle açığa çıkan sorunlar üzerinde sürekli bir çalışma oluşturulması.<br />Enternasyonalistler bütün ülkelerin işçi sınıfını sosyalizm için mücadelelerinde, Sovyetler Biriliğindeki ve diğer eski halk demokrasilerindeki kapitalist restorasyona karşı çıktı ve mücadele etti, HindiÇin’de, Kore’de, Küba’da, Çin Halk Cumhuriyeti’nde Arnavutluk’ta ve Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki diğer ülkelerdeki halkların devrim için savaşlarını, ulusal bağımsızlık mücadelelerini etkin bir şekilde destekledi.<br /><br />1967’de, çok kısa sürede 15,000 kopya satılarak popüler hale getirilen Değişim Zorunluluğu bildirisinin çağrısı altında, Enternasyonalistler, başarılı ve geniş bir şekilde yayılan fikirlerle önemli gelişmeler kaydeden devrim güçlerinin örgütlenmesi ile, militan bir şekilde mücadele eden bir örgüt haline geldiler. Işte bu, o radikal gelişme temelinde yaratılan bilinci geliştirmenin ve zenginleştirmenin başlangıç noktasını oluşturdu. Onu takip eden 1968 yılında, Enternasyonalistler düşüncelerine kılavuzluk eden kuram olarak Marksizm-Leninizm’in ışığında örgütlendiler ve ideolojik temellerini revizyonizm ve oportunizmin bütün çeşitlerine karşı mücadele, özellikle devrim ve sosyalizm için esas tehlike oluşturan sağ oportünizme karşı mücadele timeline oturttular. Bu çalışmaları, devrim için bilinç faktöru seviyesinin Kanada’da daha yüksek seviyeye gelmesine yol açtı, örgütü de devrim için sübjektif şartları hazırlayan, buna bilinçli bir şekilde önderlik eden güçte bir örgüt haline getirdi. Bu şekilde, Enternasyonalistlerin çalışması hızla Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in kuruluşuna önderlik etti ve onun yolunu açtı.<br /><br /><br /><br /><br />Ayni dönemde, Enternasyonalistler halkın, kadınların, Quebec ulusunun, Öz-ulus halklarının ve ulusal etnik grupların kendilerini savunma hakkı sorununu çözdüler. Örgüt, bu hakların savunma mücadelesinin başarısının temelinin Kanada halkının bir bütün olarak mücadelesi olduğunu, bu haklar için herkesin hakları için savaşması gerektiğine işaret etti. Devrimci kadınlar kendi kurtuluşlarının bir gerek şartı olan belirli bilinçlenmenin yaratılması görevini üstlendiler. Ulusal etnik gruplardan insanlar da benzer şekilde görevler üstlendiler. Gençlik ve öğrenciler bilinç seviyesini yükseltme görevini büyük bir heyecanla üstlendiler, ve kendilerinin etkisizleştirilmelerine karşı çıktılar. Enternasyonalistler, işçiler, kadınlar, gençlik ve öğrencileri seferber etmenin yanında, siyasi gruplar halinde bir arada olan insanların etkisizleştirilmesine karşı da ırkçı ve faşist şiddet ve saldırılara karşi demokratik hakların savunulması için etkin mücadeleler ve çalışmalar başlattılar. Kanada Öğrenci Hareketi (KOH) ve onun Quebec kanadı Quebec Öğrenci Hareketi (QOH) Aralık 1968’de, ve Demokratik Kadınlar Derneği’ni de kapsayan gençlik, öğrenci, kadın ve işçi örgütleri kuruldu. 1969’da Montreal’de Halkın Demokratik Hakları için Komite (HDHK), ve ülke çapında mücadele eden diğer örgütlerle beraber, Doğu Yerli Savunma komitesi 1973’de ve daha sonra da Toronto’da Batı Yerli Halk Örgütü kuruldu. Bütün bu çalışmalar ve örgütler Irkçı ve Faşist Şiddete karşı Halk Cephesi’nin Vancouver’da 1980 yılında kurulmasına önderlik etti.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Bu şekilde, Enternasyonalistlerin çalışmaları ve bu çalışmaların etkileri ile 60’ların ikinci yarısında ortaya çıkan geniş ve güçlü bir hareket, yalnızca CPC(M-L)’in kuruluşunu sağlamakla kalmadı, işçilerin, kadınların, gençliğin ve öğrencilerin geniş kitle örgütlerinin de ortaya çıkmasını sağladı.<br /><br /><br />Kurulur kurulmaz, CPC(M-L), hiç bir şeyin kendi kendine hazır hale gelmeyeceğini çok iyi bilerek, çok yönlü temel bir mücadele dönemine girdi. Bu gerçektende böyle, çünkü CPC(M-L)’in stratejik eğilimi, insanın insan tarafından sömürülmediği, yepyeni ve modern bir toplum meydana getirmektir. Böyle bir toplum daha önce Kanada’da hiç mevcut olmadı; fakat bunun için maddi şartlar üretim sürecinin geniş toplumsallaştırılmış durumundan dolayı günümüzde mevcut. Bu gerçekten yola çıkarak, geçerliliğini kaybetmiş, eskiyi ve ölmekte olanı temsil eden güçler ortaya çıkan devrimci güçlere müthiş bir barbarlık ve intikam içinde saldıracakları bekleniyordu. Bu anlamda, CPC(M-L) devlet tarafından örgütlenen saldırılara karşı kahramanca mücadele ortasında geniş bir çalışma da sergiledi. Bu devlet tarafından örgütlenen saldırılara karşı uzlaşmaz bir şekilde direniş hareketleri örgütledi ve üyelerinden ve onu destekleyenler içinden 2,500 civarında gözaltı ve tevkif edilenler oldu.<br /><br /><br /><br />Devlet tarafından örgütlenen saldırılara ek olarak, CPC(M-L), kendilerini “solcu” ve “ilerici” şeklinde gösteren unsurlarının bölücü ve kesintiye uğratıcı etkinlikleri ile de karşılaştı. Bilinç faktörünü daha ileri seviyeye ulaştırmak ve seviyesini korumak için, CPC(M-L) bütün Marksist-Leninist’lerin tek bir parti çatısı altında birleşme hareketine de önderlik etti ve bütün revizyonist ve oportünist sapmalara karşı bugün de omuzladığı ayni ideolojik mücadeleyi bu yeni tarihsel temelde sürekli olarak devam ettirdi.<br /><br /><br />CPC(M-L)’in kuruluşu ve 1971’deki ilk kongresi, etkin olabilmek için, bilinç faktörünün örgütlü bir şekilde başarılması gerektiğine inanmayanlar üzerine kazanılan zaferlerdir. Bünlar, bilinç faktörünü yoketmek ve deforme etmek için CPC(M-L)’e karşı savaştılar, ancak başarılı olamadılar. CPC(M-L)’in ikinci kongresi 1973’de yapıldı ve bu kongre devlet tarafından örgütlenen saldırılara karşı kazanılan zafer olmanın yanında, Marksist-Leninist’leri de bir parti altında birleştiren ve birlikte çalışmalarını yükselten bir kongre oldu. Bütün ciddi gruplar ve kişiler CPC(M-L)’le Ikinci Kongresine doğru yaklaşırken birleştiler, bu Kanada’daki Işçi Hareketi’nin ve komünistlerin birleşmesini ve daha da kuvvetlenmesini sağladı. CPC(M-L)’in üçüncü kongresi 1977’de yapıldı ve bütün anti-Marksist akımlara karşı kazanılan bir zafer oldu. CPC(M-L)’in 1978’deki özel kongresi Mao Zedong Düşüncesi ve onun neden olduğu aksi sonuçların temizlendiği programın hayata geçirildiği, Parti’nin düşünce sistemine kılavuzluk yapan Marksizm-Leninizm’in kuvvetlendirildiği bir kongreydi.<br /><br /><br /><br />1982’deki Dördüncü Kongre’ye yaklaşırken, Party önderlik rolünü daha da geliştirmeye ve çizgisi üzerindeki çeşitli engeller konusunda da daha berrak düşünceleri hayata geçirmeye hazırdı. CPC(M-L)’in önderlik rolünü geliştrme görevini belirlerken, özellikle de herşeyi propaganda seviyesine indirgeyen dogmatik tavırları hedefledi. Kapitalist sınıf herşeyi karıştırıp, bilinçli hareketle çözülmesi gerekli bütün sorunları bir dizi dogma ve iş listesi haline çevirmektedir ve bunu yapmaktan amacı toplumun dikkatini karşılaştığı ana sorunlardan başka yöne çevirmektir. Bu durum halkın ikincil sorunlara ve konulara saplanarak, hayatlarında temel değişikliklere neden olacaklardan uzaklaşmalarına yolaçar.<br /><br /><br />80’li yılların başlangıcı, Pierre Elliot Trudeau’nun “Adil Toplum” ve Sosyal Yardım Devletinin de sonuna işaret ediyordu. Bu dönem mega-projelerin durdurulmasını ve Regan’cı-Thatcher’ci karşı devrimin başlangıcıydı da. Ekonomik bunalım ve Sovyetler Birliğini saran diğer yarı küredeki bunalımlar keskinleşmeye başladı. ABD ve Sovyetler Birliğinden oluşan iki süper gücün birbirleri ile yardımlaşması ve işbirliği yapması, askeri birlikler oluşturmaları, NATO ve Varşova Pakt’ları da bu bunalımı korukluyorlardı. Silahlanma yarışının yükseltilmesi, Grenada’nın işgali, Nikaragua’ya karşı kontra-savaşı ve Afganistan’ın süregelen işgali ve silahlı baskı altında tutulması hem emperyalist çelişkilerin daha da keskinleşmesini hem de halkları uğrattıkları zarara göre emperyalist kamp içindeki farklılıkların giderilmesi olaylarını ortaya çıkardı.<br /><br /><br /><br /><br />1984 e gelindiğinde, dünyanın artık hiç bir gücün eskiden olduğu gibi hareket kabiliyetinin kalmadığı bir dönüm noktasına vardığı açık ve berrak bir şekilde görülüyordu. Bu tahlil temelinde, CPC(M-L) kitle partisi olmanın teknik temelini inşa etmek ve parti-dışı bir kitle basım-yayım sistemi oluşturmak üzere bir program oluşturdu. Parti, bunu önderlik rolünü daha da geliştirmesinde gerekli bir unsur olarak görüyordu. Bu program ayrıca, hareketin de kendisini aydınlatma çağrısını hayata geçirdi. Bu hareket ve teknik temel, işçi sınıfını örgütleme ve bilinç faktörünü kuvvetlendirme açısından önemli adımlardı. Hareketi aydınlatmanın inşa önemli görevi komünizm ‘i onun tam genç yapısını ve dinamiğini Kanada’daki kapitalizm’in son aşaması içinde açık bir şekilde ele aldı ve bu aşamanın toplumu ileriye götürecek kapının açılmasındaki görevi ön plana çıkardığını gösterdi.<br /><br />1987’deki CPC(M-L)’in Beşinci Kongresi bu programı onayladı ve CPC(M-L)’in 1984-85’deki dönüm noktası sırasında belirlediği yönde mücadelesini devam ettirmesi gerektiğine dikkat çekti. CPC(M-L)’in 1993’deki Altıncı Kongre’si, CPC(M-L)’in bütün iş yerlerindeki, eğitim kuruluşlarındaki, mahallelerdeki ve yaşlılar evleri gibi insanların büyük oranlarda bir araya geldiği diğer yerlerdeki bütün temel örgütlenmesinin oluşturulması görevini belirledi.<br /><br /><br /><br />Özet olarak, CPC(M-L), temel militan etkinlikleri ile, görüşlerini, varmak istediği hedefleri ve faaliyet programını işçi sınıfına sunabileceği aşamaya geldi. Tarihsel Girişimi temelinde, çok daha önceleri tamamlanması gereken derin dönüşümleri oluşturmak için, bilinç faktörü üzerine elde edilen başarıları zafere dönüştürme görevini ele aldı. Insan faktörü ve sosyal bilinci öncelikler içinde baş sıraya koyarak onun, içinde, sosyal ve doğal çevrenin hayatın esas amacı ve şartı olmasının – halkın kendisini insancıllaştırmasının ana gerek şartının-- sağlanacağı yeni toplumun yaratılmasının bir şartı olarak geliştirilmesi, gereksinimini örgüt içinde tesis etti.<br />Zamanımızda, toplumun gelişiminde yeni bir aşama gelişiyor. Bu aşama, insanların herşeyi kendi yararlarına ve kooperatiflerinin yararına, sosyal ve doğal çevrelerinin yararına geliştirdiği gerçekten bilinçli sosyal varlıklar olma yolunda gelişmelerine işaret etmektedir. Insanlık yeni bir dönemin doğuşunun arefesindedir, bu dönem, bilinçli insanların etkinliklerinin tarihsel olayları oluşturduğu, ve insanlık tarihinin kendi gelişmeleri için onların elinde bir araç haline geldiği bir dönemdir. Artık insanlar, uzerine hiç bir kontrolları olmayan, ister kapitalizm olsun ister doğa guçleri olsun, hiç bir rastgele gucun merhametinde olmayacaklardır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />5. Partimizin Manifestosu<br /><br />Yirminci yüzyıl ve ikinci bin yılın sona ermesine hemen hemen üç yıldan çok fazla zaman kalmadı, işçi sınıfı yirmibirinci yüzyılın ve üçüncü bin yılın sahibi olarak ayağa kalkmaya hazır olmalıdır. Diğer sınıflarla kıyaslandığında, işçi sınıfı dünyada sayıca en fazla hale gelen bir sınıftır, ve sosyalist devrimlerle, sosyalist inşayı da içine alan yüz elli yıldan fazla bir tecrübenin de sahibidir. Yirmibirinci yüzyıl sosyalist devrimin ve sosyalist toplumun inşasının başarısının zafere dönüşümünü görecektir; bu yolda hazırlıklar hali hazırda başlamıştır. Sahibi olmadığı, ekonomik ve siyasi gücü elde ettiğinde, işçi sınıfı bundan önce hiç bir çağda rüyası bile görülmemiş bir güç yaratacaktır; bu, tarihteki en devrimci üretici güç olarak, köleliğin ve sömürü sisteminin ilişkilerinden etkilenmemiş, geri kalmamış ve teslim olmamış sınıfın ekonomik ve siyasi gücüdür. Insanlar, başka şeyler değil, işçi sınıfı tarafından odak noktasında olacaklardır. Zamanımızda olduğu gibi zengin ve fakir, mali olan ve olmayan değil içinde insanların doğacağı bir insan toplumu yaratılacaktır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Kapitalist sistem insanları maddeye ve olaylara tabi kılmakta; insanları toplumun ve doğanın rastgele şiddetli beklenmedik olayların merhametine teslim etmektedir. Insanlar insanlık-dışı faktörlerin, bilinçsizliklerin kurbanı olmakta, onların girişimlerini bozarak ve yokederek, tartaklayarak gelişmek isteyen sistem tarafından köleleştirilmektedirler. Böyle bir sistem, insanlara en kutsal gelen, en değerli erdemlerini, insanlıklarını, duşuncelerini, entelliklerini, onların şahsiyetlerini, daha binlerce değerlerini satılık meta haline getirerek zenginleşir. Kapitalist sınıf, « allah ve Yeryuzundeki temsilcileri »nin butun hayatın merkezinde olduğu, ama insanların merkezde olmadığı, bir çoğunun yasal olarak da « kişiliksiz » statüde yaşadığı Mutlakçilik çağına karşı tarihi mücadeledeki etkin pozisyonundan dolayı kendisini tesis edebildi. O çağ, « kralların ruhani hakları »nın çağıydı, hayatı en skolastik ve dogmatik şekilde tanımlayan ve yaşatan dogmacı memurların çağıydı.<br /><br /><br />Kapitalist sınıf, Eski Avrupa’nın mutlakiyetçi monarkların eski yönetimini yerle bir ederek, bununla paralel olarak, insan enerji ve teşebbüsünü, iş ve ticaretin odağına koydu. Maalesef, kapitalist sınıfın esas doğası onu imtiyazların rolünü sadece ancak kismen yoketmeye götürdü. Burjuva eşitliği insanların eşitliği seviyesine ulaşamadı, fakat sadece feodal imtiyaz ve hakların yerine burjuva imtiyaz ve hakları koydu. Feodalizmi yıkarken, burjuvazi Allah’ın yerine– özel mulkiyet’e tapınma temelinde --yeni bir ruhani kavram koydu. Burjuvazi özel mülkiyet haklarını, ve buradan çıkarak da yeni bir yapı yeni bir mutlaklık, insanlık-dışı/bilinç-dışı bir kavram olarak, toplumdaki herşeyi belirlemenin ana faktörü haline getirdi.<br /><br /><br /><br /><br />Kapitalistler, özel mülkiyet peşinde koşmalarının sonucunda, toplumun üzerine empoze ettikleri sınırlamalara kör kalarak, insanlar için uygun bir dünya, uygun bir toplum değil kendi zevk ve saltanatları için bir bahçe yarattılar. Onlar insan emeğini ve başka herşeyi de kendi özel mülkiyetlerini kutsayıp onaylama amacına yönelik bir mal haline dönüştürdüler. Bu gelişmeden kaynaklanan pırıltılar bir çoklarını, eğer fırsatlar değerlendirilirse, refahının hemen köşeyi dönünce orada olduğunu sanmalarına yolaçtı; ama bu pırıltılar kokmuş bir balığın uzerindeki parlamadan başka bir şey değildiler. Böylesine bir toplum insanlığın o esas kavramını, toplumsal ve doğal çevrenin, insanlığın kendisinin insancıllaştırılmasını ihlal etmektedir. Insanlığın bu özünü ihlal ederek, kapitalist sınıf, toplumu maruz bıraktıkları insanlık dışı tutumlarını haklı göstermek için, insanları maymunlarla ve diğer hayvanlarla bile kıyaslamaya başladı.<br /><br /><br /><br />Elma ile Portakalları kıyaslamaya kalkarak, insan-kültürü ile oluşan davranışların yerine, bir sistemin insanlığa uygulayacağı en barbar davranışları geçirebilmek için en yuksek seviyede şaşkınlık ve kafa bulanıklığına sebep olmaya çalıştılar. Iki dünya savaşı ve başka diğer bir çok müdahaleci ve işgalci savaşlarla milyonlarca insanı katlettiler; bütün buna işyerlerinde günlük olarak meydana gelen iş kazalarının sonuçları, sokaklar ve evlerde meydana gelen kazaları henüz katmadık, bütün bunlar kapitalizm’den, onun iflah olmaz doğasından, kaynaklanmaktadır. Milyonlarca insanı, hayatlarını sürdürme sınırında en temel yaşam gereksinimlerine muhtaç duruma getirdi. Artık süreklilik kazanmış olan işsizler ordusu, yükselen yoksulluk bu sistemin çok uzun zamandan beri ana özellikleri olmuştur.<br />Insan toplumu, doğal seçim, veya en güçlünün yaşam hakkı gibi doğa kanunları ile yönetilmez.<br /><br /><br />Insan toplumunun uyduğu, üretimin sosyal karakteri ile bunun özel mülkiyeti arasındaki çelişkilerin çözümünde bulunan yasaları vardır. Bu çelişkinin çözümü, büyük düşünürü ve devrimcisi Karl Marx tarafından belirtilmekle kalmamıştır, işçi sınıfı bu çözümü oluşturmak için mümkün olan herşeyi yapmaya devam etmektedir.<br /><br /><br /><br /><br />Toplumsal gelişmenin herhangi bir dönemine benzer olarak, ne zaman bir sınıf veya bir sistem çökmeye başlarsa, hemen kendilerinin « ebedi » ve “en doğal” ve insanlığın başarabileceği en üst düzeyde bir sistem olduklarını vaaz etmeye başlarlar. Bununla, dünya burjuvazisi ve gericileri sistemlerinin «doğal ve ebedi olduğunu vaazediyorlar. Kendi hakim pozisyonlarını haklı göstermek için, bu vaazlarını, « doğa » kuramlarından birini, en elverişli olanın yaşam hakkı’nı insan toplumuna uygulama safsatasına kadar vardırıyorlar. Işte böylesine insanlık-dışı / bilinç-dışı faktör devrimci ve gelişme taraftarı olan herşeye karşı uyguladığı terörü ve baskıyı böyle haklı gösteriyor.<br />Herşeyi çekip çevirerek yoluna koyacak olan işçi sınıfının bilincinde neyin eksik olduğunu belirlemesi ile, CPC(M-L), bütün bireylerinin haklarının, onların sadece insan olmaları nedeniyle tanınmasını garanti edecek en modern ve yeni bir toplumun kurulması gerektiği sonucuna varmıştır. Böyle bir toplumun temeli, herşeyin insanın faydasına hasredilmesi ile, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir. Merkezde, insanın insan tarafından sömürülmesinin temeli olan özel mülkiyetin yerine, modern toplum herkes için bir yaşam standardı sağlamalı, hizmetleri ve ihtiyaçlarını modern üretim güçlerinin verebileceği ölçüde ve halkın talebini karşılayacak şekilde tedarik etmelidir. Modern toplum insanı bütün sosyal gelişmelerin merkezine koyacaktır. Böyle bir toplum işleri şansa bırakmayacaktır. Insanların refahını gözönüne almaksızın hiç bir karar alınmayacak ve insanlığın gelişmesini nasıl etkileyeceği belirli kesinlikle bilinmeden hiç bir faaliyet yapılmayacaktır. Böyle bir sistemin gücü insanlığın onu desteklemesinden ve kontrol etmesinden gelecektir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Ilkel dönemde, insanların ileri gelişmesi, doğanın güçlerini kontrol altına alarak, o şekilde şartlandirma yolu ile ilkel toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasına cevap verecek şekilde oluyordu. Bugün insanların daha ileriye doğru gelişmesi, modern insanlığın ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, insanlik-dışı/bilinç-dışı’nin, toplumun kör güçlerinin kontrol altına alınması ile oluyor. Bu da insanlık faktörü / sosyal bilinç ile başarılacak ve insanlık faktörü / sosyal bilinç isteği de sınıfsız toplum şeklinde bütün kapsamı ile en gelişmiş şeklini alacaktır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Dünya, emperyalizmin zincir bağlantılarında bir kırılmanın oluşacağı noktaya tekrar gelmektedir, ve devrim dalgası tekrar kabaracaktır. Bu durum, insan toplumundaki en devrimci ve en iyi değerlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır: Kanada proleterlerinin entegre parçası olduğu, dünya proleterlerinin gücü ile insanlar için uygun bir toplumun yaratılması. Proleter devrimi ve sosyalist insanın devrim dalgasının yükseldiği zamanlar sürekli kendilerini yeniler/tekrar ederler; her seferinde geriye döndürülmez değişiklikleri yerine getirerip, taa ki artık geriye dönüşün tarihe karıştığı gün gelene kadar. Kendine yeterli insanlığın tümden yeni dünyası böylece oluşacaktır.<br />Bu kitapla, CPC(M-L) kendisini işçilere, kadınlara, genç ve öğrencilere, Öz-ulus halklarına ve ulusal etnik gruplara anlatıyor, onları CPC(M-L)’in ne olup ne olmadığını, ne için mücadele ettiğini hiç bir önyargıya kapılmadan anlamaya çağırıyor. Onların, CPC(M-L)’in gerçekten ne için mücadele ettiğini anlamaları için hayatın şartlarına bakmaları, kendilerine göre sonuçlar çıkarmaları gerekir. Bu ancak sınıf mücadelesi ile kazanılabilir, kitaplara gömülerek değil.Komünizm’in dogmatik bir şekilde anlatımından uzak, emperyalizm ve gerici burjuvazinin her ne pahasına olursa olsun dayattığı hayaletten uzakta, Modern Komünizm ve CPC(M-L) hakkındaki görüşlerini, Eski Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın bütün güçlerinin büyük bir ümitsizlik içinde halkların kafasını karıştırmak ve yıkılan imparatorluklarını kurtarabilmek için uydurdukları fantazilerini ve yalanlarını reddederek, kendi kendilerine kendileri karar vererek belirlemelidirler. Zafer kazanmak için, CPC(M-L)’in çalışmalarına katılmalılar. Bu, günümüzdeki gerekli değişiklikleri yaratmak için çok onemli bir noktadır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Çalışmalar, insanlığın şimdiye kadar gördüğü en büyük devrimci gelişmelerden daha ileriye doğru fırlamak uzeridir. CPC(M-L) Kanada’da bü devrimci dönüşüm için en kararlı ve bilinçli güçtür, o, uluslararası alanda ayni hedeflere doğru mücadele eden, Uluslararası Marksist-Leninist Komünist hareketin bir ileri müfrezesidir.<br /><br />Bütün işçiler, kadınlar, gençler ve öğrenciler, bütün aydın güçler CPC(M-L)’de birleşin. CPC(M-L)’de birleşme faaliyetinin kendisi yeni ve insanlık için bir dünyanın yaratılmasına doğrü, ileriye doğru atılmış dev bir adımdır. Bu faaliyet içinde yapılacak her etkinlik gerçekten insancıl olanın ne olduğunun ölçüsü ve insanlığın yeni dünyasını kurmayolunda bir yapı taşıdır.<br /><br />Hiç kimsenin şüphesi olmasın, Yeni’nin Eski üzerine zaferinin zamanı gelmiştir. Herkes kendi insanlığının en iyisinin şartlarını yaratmak uzere bir araya gelsin, böylece beklentilerini ve özlemlerini insanlığın daha önce hiç görmediği çapta yuksek bir şekilde yerine getirsinler.<br /><br /><br />Insanlığın gelişmesinin guneşi doğsun artık! Bütün insancıl insanlığın güneşi göklere yükselsin!<br />Güneş herkes için parlasın!]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:23:38 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,14,14#msg-14</guid>
<title>Modern Komunizm Bolum 3</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,14,14#msg-14</link><description><![CDATA[ Eski ile Yeni arasındaki bu mücadele toplumsal gelişmenin yasasıdır. Şu ya da bu ekonomik veya siyasi sorunun, veya toplumsal şekiller ve kültürler üzerine sorunların, veya işleri şu ya da bu şekilde yapmak üzerine verilen sürekli mücadelelerde gözlendiği gibi, sınıflara bölünmüş olan çağdaş toplumlar, bu toplumsal gelişme yasasına işaret etmektedir. Bu, aslında, toplumda süregelen, Yeni ile Eski arasındaki mücadelenin bir yansımasıdır. Tarih, toplumların kendilerini, sınıflar arasındaki ayrışmalara hakim olurken, ancak, sınıf çıkarı, doğası gereği, yeni toplumu yaratmak olan sınıf tarafından kuvvetlendirilebileceğini göstermiştir. Işçi sınıfı, bütün insanlığı kurtarmadan kendisini kurtaramayacak olan, işte böyle bir sınıftır. Bir mücadelenin sınıf karakterinde olması gibi sorunlar, şu andaki zamanımızda olduğu gibi, değişimin, tarihsel gelişmenin önemli anlarında, belirleyici hale gelirler. Eski ve Yeni, aralarındaki çelişkili amaçları yoluyla sınıf karakterlerini ortaya koyarlar. Işçi sınıfı onu yerle bir etmek için savaşırken, kapitalist sınıf, kapitalist mevcut sistemi muhafaza etmeye çalışır. Ikisi arasındaki herkes, bütün ara katmanlar, yanında yer aldıkları, çıkarlarını birleştirdikleri sınıf temelinde, Eski ile Yeni arasındaki saflarını alırlar. Toplum, geçmişle bağlarını tamamen koparmaksızın, bu sınıfsal bölünmenin artık önüne geçemediğinde, toplumsal gelişmesinde önemli bir noktaya gelir. Işte şimdi, toplumun içinden geçtiği dönem, en örgütlü ve bilinçli ayaklanmanın, yepyeni, sınıfsız bir toplum yaratmak için geçmişle ilgili herşeyle bağlarını kopartması gereken, böyle bir dönemdir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Emperyalizm ve gerici burjuvazinin eski dünyası çok hızlı bir şekilde çöküyor, sadece bu da değil. Kapitalizmin gelişip büyümesini sağlayan belirli özellikleri muazzam bir şekilde yıkıcı hale gelmiş bulunuyor. Kapitalizmin en büyük eseri, bilimsel ve teknik devrim, işsizlik krizinden çıkma ve işsizler ordusunun sürekli büyümesinden kısmen sorumludur. Bu çok ciddi bir kriz oluşturmakta, binlerce insanı işlerinden etmekte, diğerlerini kontrat, yarım-zamanlı-çalışma işlerine ve hatta evde küçük üretime zorlamaktadır. Üretici güçlerin büyümesine yolaçmış olan ayni faktörler şimdi artık, toplumun daha ileri bir aşamaya ilerlemesinin önünü tıkayan prangalar haline gelmiş bulunuyor. Bu tıkanmanın nedeni toplumdaki keşmekeş ve ekonominin yarattığı geniş alana yayılı felakettir. Bu felaketin derinliği, kapsamı ve yoğunluğu öyle bir hal almış durumda ki, bu muazzam çalkantılı duruma yolaçan çelişkiler yeni bir toplumun yaratılması ile çözülmelidir, yoksa toplum ortaçağa doğru sürüklenmeye devam edecektir. Toplumun, kendine ait herşeyi kuvvet yoluyla alma taleplerinin farkına varması ve kendisinin bağımsız güç olduğu anti-tez günümüzün tek ajandasıdır. -Ekonomik, toplumsal, siyasi ve kültürel- bütün mücadeleler, son tahlilde, bunu göstermektedir. Modern zamanımızın en gerçekçi yanı, hiç bir ülke, hiç kimse, kendi ülkesinde ve ülkeler arasındaki eski ilişkileri değiştirip çağdaşlaştırmadan ileriye gidiş yolunu açamaz. Objektif şartlar herkesi, yok olma tehditi altında, şu kararı almaya çağırıyor denebilir: ya Eski’yi devirilip yıkılacak ya da muhafaza edilecek. Artık orta bir yol kalmamıştır. Eski ile Yeni arasında bir birleşme söz konusu olamaz. Bitmeyen krizler, yoksulluk ve üretici güçlerin yıkımı bunu tamamen ispatlıyor. Bütün emperyalizm ve proleter devrimi çağındaki gelişmeler gözden geçirildiğinde, çelişkilerin aşırı derecede keskinleştiği her önemli dönemeç noktasında, eski hakim tabaka bilerek ve isteyerek Yeni’yi yerle bir edecek uydurma sebepler üretir. Emperyalist güçlerin ve gerici burjuvazinin sosyalizm ve komünizm’e karşı kutsanmayan birliği, zamanımızda, olanca gücü ile en büyük zararı verdirmek üzere iş başındadır. Eski Avrupa ve Kuzey Amerika’nin güçleri, Asya, Afrika, Güney Amerika ve Okyanusya’daki ayni kafadaki yandaşları ile, ayrı ayrı ve birleşik olarak, Yeni’ye karşı, en planlı, çok yönlü saldırılarını yapmaya devam ediyorlar. Kendilerini, “kralların kutsal hakkı”nın 16ncı yüzyil şampiyonlari gibi, kendilerinde olmayan renk ve şekillerde reformlarla süslüyorlar. Modern kapitalizm kendi krizleri içinde kısıldığı zamanlarda, hakim tabakaları da kendi çıkarları ve düşünceleri içine kısılmışlardır. Hakim tabakalar, kendi kararlarının herşeyi güzelce iyileştireceğini iddia eden alkemistler gibi gösterirlerken, ideologlarının da, sistemlerini, gerçekten ortaçağ modasında, sihirli güçlerle açıklamaya kalkmalarını görmek hem trajik hem de komik oluyor. Hatta 19ncu yüzyıldan kalma “serbest piyasa ekonomisi”nden vazgeçip yerine, en son icatları siyasi-ekonomiyi öneriyorlar! Kapitalizm nasıl oluyor da zamanımızın hastalıklarını sihirli bir şekilde iyileştirecekmiş gibi, iki yüzyıl yaşında teoriler üretme seviyesine düşebiliyor? Çok basit nedenle, çünkü, eski ilişkiler kendilerini, ne olursa olsun, öne sürecekler. Toplum üzerindeki ağırlıklarını her geçen gün daha da dayanılmaz şekilde arttırarak, kokuştukça ve çürüdükçe, bunu yapmaya devam ediyorlar ve edecekler de, taa ki, yıkılıp devrilene kadar. Ve yıkılmaları da gerekir. Eski, zamanımızın gerekleri ile uyumlu olan modern toplumu inşa etmek için enerji dolu ve şevkle kükreyen Yeni’ye yolu bırakmalıdır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Gerçek şu ki, emperyalizm ve gerici burjuvazi eskinin şampiyonlarıdır ve gerçek hayatta hiç bir anlamı ve geçerliliği kalmamış şu yada bu değerinin en son damlasına kadar direniyor. 19ncu yüzyılın “eşitlik” ve “esneklik” kavramlarını, işçi sınıfını bölünmüş olarak tutmak, bütün ulusları ucuz emek havuzu olarak muhafaza etmeyi haklı göstermek için ırkçı bölünmelerin en son hadde kadar zorlandığı, kadınların gittikçe daha aşağılandığı, horlandığı, zevk alma aracı olarak gösterildiği ve alaya alındığı bir zamanda öne sürüyorlar. 19ncu yüzyılın “beyaz adamın yükü” ve “Tanrı doğruyu gösterir” şeklindeki müdahale ve barışı sürdürme naraları ile, bir zaman sınırlar, sığınma isteyenlere kapatıldı, bazen de iş gücünü ucuz iş gücü ile yenilemek ve arttırmak için sonuna kadar açıldı. Bir zamanlar sahneyi dolduran 19ncu yüzyıl “Eşitlikçi düzen” kavramları giderek eşitsiz hale getirildi. Aslında, toplumun gelişmesine konan engel, insanlığın üzerinde insanlık dışı bir durum dayatmıştı. Insanın, dokunulmazlığı ihlal edilerek, sınırsız karışma şartlarının yaratılması ile, ortaçağ’a karşı verilen uzun ve zorlu mücadelede kazanılan herşeyin, sürekli bir şekilde, yıkılması ve yok edilmesi de var. Iç savaşlar, süregelen ahlaki ve fiziksel çöküntüler, bencillik ve bunlarla beraber amaç ve prensip yokluğu da vardır. Insanlar sadece sömürü araçları ve en büyük kapitalist karı yapmanın gereğini yerine getiren araçlardır. Bütün bunlarla beraber, bütün kişilerin ve kollektiflerinin çıkarlarını bir araya getirerek, onları toplumun genel çıkarları ile ahenkleştirmek, gelişme için fırsatları kullanmak ve bu fırsatların varlığını tesbit edebilmek zorlaşmaktadır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Yeni dünya ise, özellikle 20nci yüzyılda değerli tecrübeler kazanmasına rağmen, başarısını zafere dönüştürememiştir. Bu değerli tecrübe, sosyalist devrimi ve sosyalist inşayı, ulusal kurtuluş hareketini, emperyalistler arası savaş tehlikesine karşı mücadele, müdahale ve saldırı amaçlı emperyalist savaşlara, türden anarşi, kişisel terör eylemleri ve şiddet ve devlet terörüne karşıdır. Bu devrim ve sosyalizme ihanete, demokratik ve insan hakları ihlalelerine karşı, kadınların, gençlik ve azınlık ulusların baskı altında tutulmasına karşı, ve doğal ve sosyal çevrelerin, insancıllaştırılmasını da kapsamaktadır. Bu mücadele, askeriye’ye, faşizme, ırkçılığa, kapitalist sömürü ve kölelik düzeninin tüm çeşitlerine karşı zafer ve halkın kahramanca mücadelesini de kapsar.<br /><br /><br />Genel şekliyle göz önüne alınırsa, işçi sınıfı hareketinin Yen’yi inşa etme tecrübelerinin sonuçları ve toparlamamız, Yeni’nin ana içeriğini, ideolojik olarak ortaya koyar. Bu ideolojik içerik, yeni olan herşeye karşı kendi dar-kafalılığının ve düşmanlıklarının esiri olan Eski için bir karabasandır. Eski, Yeni hakkında, karikatür olmaktan ileriye gidemeyen, tam da “Sağduyulu Devrim” veya doğu Avrupa’daki karşı devrim durumlarında olduğu gibi, bir yapı ileri sürmektedir.Eski, yanlış bilgi ve gizemlilik yöntemlerini kullanarak, komünizm’i, insanlığın yaratmış olduğu en “kötü” sistem olduğunu vazediyorlar. Her cephesinden ‘Hitlerci’ olduğu söylenebilinecek, dikkatleri, Eski’nin diyabolikal etkinliklerinden başka yöne çevirmek için faşizm ve komünizm’i ayni kavram içinde kullanarak eşitliyorlar. Bugün, Yeni’ye karşı bu saldırı, Eski Avrupa’nın dinci ve feodal monarklarının bilim insanlarına, ve sanatçılara karşı o zamanlar yürüttükleri saldırılardan ne kadar farklıdır?<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Eski’nin doğa, toplum, ve bilim alanında, gelişmenin bundan sonra gideceği aşama olmadığını iddia etmesine ilişkin yaygaraları, zaten, doğanın değişmez olduğuna göre şekillenmiş, orta çağ dünya bakış açısına bağlı olarak, dünya’nın Tanrı tarafından hazır bir şekilde yapılıp konulduğu inanışı ile, onun tamamen bencilliğini göstermektedir. Emperyalizm ve gerici burjuvazi, her ne kadar, bunu, “tarihin sonu” olduğunu söylemeye kadar vardırıyorsa da, şimdi de artık “bilim’in sonu” olduğunu ve bunun artık gelişmelerin ‘doğal olarak’ alacağı en son şekil olduğunu bile iddia ediyorlar. Kendi etkinliklerinin “insan doğası” ile uyumlu olduğunu iddia ederken, insanlığın hiç bir zaman değişmediğini ve değişmeyeceğinden hareket ederek, yaptıkları her şeye bunu kaynak gösteriyorlar.<br /><br /><br />Böylece, emperyalizm ve gerici burjuvazi, kendi yönetimini sürdürebilmek için katıldıkları sınırsız barbarlık ve acımasız davranışlarını haklı göstermeye çalışıyorlar. Iş güvensizliği, ruhi ve kültürel çöküntüler, anarşi, şiddet ve savaşlar onları sistemlerinin artık tamamen bitik olduğuna inandıramaz. 150 yılın üzerinde bir zamandan beri, karsı devrim hareketlerini, düşmanlığı ve sömürüyü bilerek, isteyerek uygulaması ile, onlar, bütün insanlığın, neye mal olursa olsun, köle olarak kalmasını ve bu durumdan faydalanarak kar etmeyi isterler. Ateş ve kılıç kullanarak, her çeşit yalan ve aldatmaca ile, kişilik öldürme, rüşvet, cinayet ve eziyet’ten faydalanarak, yeni üretici güçlere bir ders vermeye çalışırlar, Yeni’den ulusal ve sosyal kurtuluşun gerekleri ile uyumlu olan bir toplumun öğesi, sosyal ve doğal çevreyi insancıllaştırıyor olmasının, insanlığın kendisine hizmet etmesinin ve odak noktası olmasının intikamını alıyor.<br /><br /><br /><br />Yeni’ye gebe olan toplum Eski’nin müthiş bir intikamı ile karşı karşıyadır. Eski, daha önceleri, şimdi olduğu kadar, siyahı beyaz, gündüzü karanlık göstermeye kalkışacak kadar tutucu ve geri kafalı olmamıştır. Tarihin reddettiği ve çöplüğüne attığı şekilde yaklaşımlarda bulunarak, Eski, emperyalizm ve gerici burjuvazinin dünya üzerine yaptıkları hak iddialarından görülebileceği gibi, kendisini, sanki “yeni bir dalga” gibi göstermeye çalışıyor. Zamanı geçmiş, çürüyen herşeyin amacı, kendilerini ve savundukları herşeyi, yeni, çağdaş, ve yirmibirinci yüzyılın gerekleri ile uyumlu olan herşeye olan karşı olduklarını örtbas etmektir. Değişimin önünde engel olan ve Yeni’nin gelişmesini engelleyen, Eski Avrupa, Kuzey Amerikanın eski sömürgeci ve emperyalist güçleri ve onların işbirlikçileri ile ajanlarıdır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Emperyalizm ve gerici burjuvazi, Eski ile Yeni arasındaki mücadeleyi komünizm ile demokrasi arasındaki mücadele olarak gösterirken, Eski ile Yeni arasındaki ölüm kalım mücadelesini, toplumun “sağ” ve “sol” kesimleri arasındaki mücadele olarak yansıtmaya çalışıyor; bunu yaparken, “sol kesim” adı verilenin, gerici burjuvazi tarafından kutsanmış sınırları kabul ederek, ona teslim olduğunu, gerici burjuvazi ile değişime, gelişmeye ve harekete, derin bir sosyal devrime olan düşmanlıkta birleşip örgütlendiğini gizlemeye çalışmaktadır.Bu sol kesim, Kanada’da UDP (Ulusal Demokratik Parti) gibileri, Ingiltere’de Işçi Partisi gibileri ve diğer ülkelerdeki benzer kafalı sosyal demokrat oluşumlardan meydana gelmektedir, ve sadece işçi sınıfı hareketinin bölünmesine, onun ideolojik olarak güçsüzleşmesine değil, aynı zamanda sorunların iyi niyetlilik ve “doğru siyasi hedefler” peşinde gidilerek çözülebileceği ve gidişatın değiştirilebileceği görünümünü yaratmaktadır. Bu resmi “sol-kesim”in ana islevi kapitalist mevcut sisteme geçerliliğini ve inanılabilirliğini kazandırmaktır. Burjuvazinin hem “sağ” hem de “sol” kesimleri, aslında anti-sosyal saldırılarda bulunurken, büyük şirketler ve hükümet’le işbirliği yapıp, halkın ekonomik ve siyasi taleplerini ve kitledeki anlayış farklılıklarını “yasa ve düzen sağlama” sorunlarına çevirerek, mevcut kapitalist sistemin hatalarının giderilebileceği sözlerini verirler. Bütün bunlar, burjuvazinin kutsal ineğine ya heyecanla tapar veya ondan ölesiye korkarlar: mali oligarşiye olan borçlarına karşılık, ekonomiyi askerileştirme ve devletin bütün faşist işlevlerini genişletmek üzere yapılan muazzam ödemeler.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm, toplumun gelişmesinin bu çağdaki mümkün olan en yüksek aşamasıdır. Anti-sosyal saldırıya karşı mücadeleden insanın insan tarafından sömürüsüne son verecek olan sosyalist topluma yönelecek yeni bir toplum doğacaktır. Bu somut gelişme olmaksızın, işçi sınıfının ve bütün insanlığın tamamen kurtuluşunun şartı yaratılmaksızın, Modern Komünizm şartı, Yeni, toplum için gerçek içeriği ve geleceği içermeyen bir laf olmaktan ileri gitmeyecektir. Yeni, askeri olarak tepeden tırnağa silahlı, ve propagandacıları ve teorisyenlerinin, kendisine en etkili saldırıları yapmasını haklı göstermek için muazzam kaynaklar harcayan, emperyalizm ve gerici burjuvaziyle karşı karşıyadır. Bunlar kapitalist mevcut düzeni savunurlar ve toplumu ortaçağa geri iterler. ABD, Almanya, Fransa, Ingiltere, Italya, Japonya, ve Kanada gibi en güçlü emperyalist ülkelerin kaynakları ellerinde olduğu gibi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini de ellerinde tutuyorlar. Bütün bu kaynaklar ve siyasi güç Yeni’ye karşı yöneltilmiştir. Burjuva siyasi liderler, muzaffer büyük şirketlerin, hükümet ve işçi aristokrasisinin liderleri, hiç bir zaman vazgeçmedikleri, Yeni’yi toprağa gömme sözlerini tutmak için bir birleri ile yarışıyorlar; ve tarihte, komünizm’e karşı işledikleri bütün suçların gösterdiği gibi, en utanmazca saldırılardan kaçınmıyorlar. Onların yöntemleri, dünyanın bütün komünistler ve yurtsever halklarının desteklediği Komünist Party önderliğindeki Sovyetler Birliği başta olmak üzere, dünya halklarının verdikleri muazzam özveri ve kayıplarla hezimete uğratıp yenilen, Adolf Hitler, Tojo ve Mussolini tarafından ikinci Dünya Savaşı sırasında idealleştirilmiştir. ABD’nin başını çektiği dünya emperyalizmi ve gericiliği Hitler’in yalanlarını ve yöntemlerini, hemen hezimete uğramasından sonra devir alıp, o zamandan beri dünyanın her yerinde bunları yeni yeni şekillerde ortaya çıkardı.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Hiç bir silah ve ihanet eski toplumun Yeni’ye gebe olduğu gerçeğini değiştiremez. Tarihi yaratanlar, sadece ve sadece, geleceklerini ellerinde tutan halklardır. Mücadele seviyelerini gittikçe arttırıyorlar ve zamanımızla uygun taleplerini ortaya koymaya başlamışlardır. Belirli toplumların öğeleri olarak, onlar üzerindeki haklarını talep etme görevlerinin bilincinde, sadece var olmaları temelinde bu hakka sahip olduklarının bilincindedirler. Böyle halklar hakları için mücadelelerini, kendileri için, kendilerine rağmen, Yeni’yi oluşturmak için bilinçli ve içten gelen bir şekilde yürütürler. Eski kurumların, ekonomi ve yönetim biçimlerinin eski kavramları, üretici güçlerde bir zincir haline gelmiş olan köle-efendi arası ilişkiler, halkların bu eğilimini nasıl önleyebilirler? Eski’nin gücü, işçi sınıfı ve diğer çalışan emekçilerle ve bütün ülkelerin halkları ile uzlaşmaz çelişkileri olan, toprak ayaklı bir devin ayağındaki güçtür. Işte, Yeni’nin temelini sarstığı, yeni güne hoşgeldin demek için toprağın direncinin içinden fışkıran yeni filizlerin santim santim ilerlemesi ile, ani bir patlama ile, bir devrim ile yıkılacak olan şey bu Eski canavarıdır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />3. Modern Komünizm<br />ve Kanada Toplumu<br /><br /><br />Bütün dünyada olduğu gibi, Kanada’nın da ekonomisinden, Anayasasına ve siyasi süreçlerine kadar herşeyin yenilenmesi, yeniden derinlemesine düzenlenmesi ihtiyacındadır. Bu yenilenmenin esas içeriği toplumu krizden kurtarmak ve ileriye doğru çıkış yolu bulmaktır. Bu yenilenme, aşağıdaki talepler temelinde toplum-yanlışı bir yaklaşım için mücadele edilerek ortaya çıkarılabilir: Borçlanmanın durudurulması; bütün bankaların ve diğer mali kuruluşların ulusallaştırılması; Iç ve dış toptan ticaretin ulusallaştırılması; Eğitim, sağlık, toplumsal programlar üzerine yatırımları arttırarak, çıktıdan çok, ekonomi’ye daha fazla girdi sağlayacak bir program yürütülmesi; ve demokratik yenilenme bayrağı altında, diğer şeyler yanında, Seçeneksiz Seçim Olmaz kavramı gibi siyasi süreci temelinden değişime uğratacak reform. Bu toplum-yanlışı program ve demokratik yenilenme programı, doğrudan ve genel seçim temelinde kabul edilmesi gereken modern anayasanın ilanını gerektirir.<br /><br /><br /><br /><br />Kanada, dünyanın her yerinden gelmiş yerleşmiş 30 milyon insanın yaşadığı bir ülke. Ülke, bol yeraltı doğal kaynakları ile dolu ve ülkede yaşayan insanların meslek kabiliyetleri eşsiz değerde. Ancak, ekonomi ne kendi kendine yeterli, ne de bilinçli bir şekilde planlanıyor. Öyle ki, hala ham madde ihracı ile işlenmiş madde ithaline dayanıyor. Insanlar arasındaki ilişkilerin esası sömürülen ile sömüren arasındaki ilişki oluşturuyor, sonuç olarak da toplum, sosyal ve doğal çevresi içinde derin bir krizle karşı karşıya bulunuyor.<br /><br /><br /><br /><br />CPC(M-L) şu soruyu soruyor: Bütün bu muazzam doğal kaynaklar ve insanlarının meslek kabiliyetlerinin yüksekliği göz önüne alındığında, bu sosyal ve doğal çevreyi kirleten, hasta eden problemlerin kökü nereden geliyor? Kanada, sadece diğer kapitalist toplumlarla ortak olan bu problemlerle karşı karşıya kalmıyor, gene her ülkede olduğu gibi, kendine has problemlerle de karşı karşıya. Ekonomik sistem “Iş Yaratmadan Ekonomik Iyileşme” yaklaşımından çekiyor, bu, tam da, ne kadar daha gelişmiş ve daha bilimsel teknolojiler kullanılırsa, o kadar fazla iş-yaratmama mümkün olacak gerçeğinden geliyor. Kanada’da, yüzyıldan fazla önce, 19ncu yüzyıl sömürgecilik yaklaşımlarına karşılık olarak, temsili demokrasi sistemi kurulmuş durumda. Bu siyasi sistem, tam da ekonomi ile ayni sorunlara sahip; esas olarak bozuk ve çağının gerisinde kalmış bir sistem. Kurumları ve siyasi süreçleri ne kadar “iyileştirilirse,” halk da siyasi güçten o kadar çok uzakta tutulmaktadır.<br /><br /><br /><br />Kanada, ekonomik ve siyasi krizlerin dışında, kültür ve kimlik gibi önemli konularda zararı en fazla hissedilecek krizle karşı karşıyadır. Bu kriz, yirmibirinci yüzyılın başındaki sorunlarla başa çıkma kabiliyetinin ondokuzuncu yüzyıl ilişkilerine ve değerlerine bağlı olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Hükümetler artık, bağımsızlık ve yönetim gücünün halkta toplandığı, vatandaşlık kavramının haklar ve ödevler temelinde geliştiği bir demokratik yenilenmeyi talep eden tüm halkın beklentilerini özlemlerini yerine getiremez durumdadırlar. Quebec’in, ayrılma da dahil omak uzere, kendi kaderini kendisinin tayin etmesini tanımaya, Öz-uluslardan halkın bu topraklarda ilk-yerleşiklik hakları ile beraber, ulusal etnik azınlıkların hakları, ve bütün bunların özgürlük ve eşitlik temelinde yaratıldığı bir birlikle beraber oluştuğu modern bir anayasaya olan ihtiyacı tespit etmeye yanaşmamaktalar. Federal liberaller ve burjuvazinin diğer siyasi partileri, kendi bencil çıkarcı propaganda örümcek ağına birlikte dolandıkları, Kanada’nın birliği, Kanada’yı “dünyanın en iyi ülkesi” olarak temsil etme, ve anayasayı “küçük küçük parçalar halinde” değiştirme eğilimleri içine sıkışmışlardır. Bu eğilim onları, kimlik sorunları ile birliksizliğin nedeninin, bütün vatandaşlar ve göçmenler için ayni hak ve görevleri, seçme ve seçilme yaşında olan bütün vatandaşların hakları nı da içerecek şekilde, garanti eden bir temel vatandaşlık yasasının ve modern bir anayasanın yokluğu olduğunu açıkça gösterdiği gerçeğine karşı kör haline getirmiştir.<br /><br /><br /><br />Burjuvazinin siyasi partileri tarafından yaratılan hava, toplumun demokratik yenilenmesinin yolunu tamamen tıkamaktadır. Süreç içinde, hiç bir temel problemi çözmeksizin yapılan duraklamalar ve direnç yaratma, mali oligarşinin, toplumu, kapitalist mevcut durumdan milimetrenin bir parçası kadar bile öteye götürmeyi istemediğini gösteriyor. Bu da, bütün ilgili alanlarda, borç ve mali açıkların en yükseklere çıkması, sosyal, kültürel ve ruhi değerlerin her yanda çürümesini de getirerek, muazzam anarşi ve toplumsal kargaşalara yol açmaktadır. Bütün baskılar, Eski Çağlara, bir zamanlar toplumun üyelerine karşı hiç bir sorumluluk göstermediği ve nufusun buyuk bölümünün yasal olarak “kişi bile kabul edilmediği” zamanlara, gerisin geriye gitmek amaçlıdır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Kanada, diğer sözde Batı ülkeleri diye adlandırılan ülkelerle, tekelci devlet kapitalist ekonomi sistemin en belirgin özelliklerini paylaşmaktadır; bunlardan en belirgin olan özelliği de, halkın çıkarlarına hizmet etme taraflısı ve o yapıda olmamasıdır. Toplum sömürenlerle sömürülenler, zengin ve yoksul olarak bölünmüştür. Bu ülkelerin bir başka farkedilen ortak özelliği, nüfuslarının ancak küçük bir yüzdesinin siyasi partilere kayıtlı ve siyaset işleri ile ilgileniyor ve o işleri belirliyor olmasıdır; ki bu etkinlik hakkı halkın %100 üne ait olmalıdır. Kanada’da yaklaşık nüfusun %2’si bir siyasi partiye üyedir, ve nüfusun %98’i yönetimin dışında tutulur, onlar sadece halkın çoğunluğunun çıkarını ve intiyaçları ile ilgilenmeyen partiyi iktidara seçmek için oy deposudurlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Dahası, tekelci kapitalistler, “kuresel piyasalar”ın kontrolu için birbirleri ile savaşırken, “yeni dunya duzeni” sloganı ile halkı da bu kendi savaşları içine çekerek, gençliği piyon olarak deniz aşırı ülkelere başka ülkelerdeki yarattığı piyon gençlikle kırdırıyor, ve dünyayı kendi nüfuz alanlarına göre yeniden bölüşmek için acımasızca savaşlara giriyorlar. Zayıf üzerinde en küvvetli ve güçlünün hakimiyetini ve emperyalizmin hükmünü bütün dünya halklarının üzerinde uygulamak zamanımızdaki küresel durumu özetlemektedir. Mali oligarşinin, halka çıkacak faturası ne olursa olsun, en büyük kapitalist karı yapmak için bütün dünyada attığı savaş çığlıkları, bu çelişkiyi derin bir şekilde ortaya koymaktadır.Bütün ekonomik hastalıkları tam anlamıyla anlayarak, iş alanı yaratmadan ekonomik iyileşme, işsizlik, iş güvencesi, ve yoksulluk çok ciddi boyutlara yükseldiği bu durumda; ve çeşitli kademelerdeki devlet yöneticilerinin, halkın karşı karşıya olduğu sorunlara eğilmemesini tam olarak anlayarak, ekonomik ve siyasi terimlerle ifade edilirse, “medivenin tepesinde”kilerin (büyük şirketler, hükümet yönetimi ve işçi aristokrasisinin) esas görevlerinin, sistemin ve ondan temel çıkarlarının korunması olduğu görülebilir. Ayrica, bu anlayışa sahip olununca, bunların, halkın büyük çoğunluğunu “merdivenin alt ucunda” tutma amacında olduğu da görülebilir.<br /><br /><br />Burjuvazinin yönetim şekli, sorunlara çözüm için önerileni farklı görüşlerin, gittikçe daha sık bir şekilde “yasa ve düzen” meselesine dönüştürülerek saptırıldığı durumları yaratarak, köklü yasalar yerine, emirlerle ve genelgelerle ülkeyi ve ekonomiyi yöneten bir kabine şekline gelmiştir. Hukuk’un kendisi ve yasalaştırma süreci, kapitalist mevcut durumu sürdürmek için birer baskı aracıdır. Bu olay, tekeller arası rekabette, onun amansızlığında, ve mali oligarşinin, devlet ve devleti yönetmek için seçilmiş bir avuç kişi uzerindeki fanatik kontrolunda görülebilir.<br /><br /><br /><br /><br />Tekeller devletlerine, bütün ayrıcalık ve karlarını alacakları özelliği verirken, devlet de bu özellik gereği, o ayrıcalık ve karları sağlamak için gereken her türlü riski halkın sırtına yükler. Orta çağ zamanında olduğu gibi, zamanımızda da geçerli, herşey, bütün insan ve ham madde kaynaklarının hepsi, birinci ve ikinci dünya savaşları sırasındaki ve öncesi endüstriyelleşme dönemlerinde, 1960’lar ve 1970’lerdeki mega-proje programları ile yönetici kliğin harcamasına verilmiştir. Burjuvazi arabasını “küresel piyasalar”a bağlamıştır. Küresel olarak yatırımlar, sermayeyi “çekme” – yani, Kanada’yı küresel yatırımlara açmak-- mali oligarşi’nin zamanımızdaki oyun planıdır.<br /><br /><br /><br />Kim şu haklı soruyu sormaz ki: Bütün bunlar sonunda ne olacak? Emperyalizm zincirinin halkalarından biri kırılmaya mahkum. Halk, Kanada’da, bir diş faktör olarak, muazzam ciddiyette sosyal bir kriz yaratacak, devrime yol açacaktır. Dunya halklarının ve topraklarının önemli sayılabilecek bir kısmını, emperyalist sömürme olasılığından, emek olarak, ham maddeler olarak, tekeller tekelci sermaya ithali yapanlar tarafından üretilen çekip kurtarmak, tekeller için, sermayenin dolaşımına verdiği engelden dolayı, dünyanın sömürüye açık kalan o bölgesi için muazzam zorluklar yaratır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Siyasi olarak, devrimci devlet, emperyalistlerin dünya çapındaki bu hareketlerini teşhir etmekte etkin bir faktör oldukları gibi, emperyalizm ile savaşan bütün güçlere yardım ederler, ve sınıf mücadelesini kazanmak için örgütlendiklerinde, kitlelerin neler başarabileceğinin bir örneğini vererek, değişim için iyimserlik ve moral kaynağı olurlar.<br /><br /><br />Kanada devleti, emperyalizm halkası kırıldığında ne yapar? Büyük Ekim Devrimi zafere ulaştığında olduğu gibi, emperyalist ülkelerin organize ettikleri işgalci ordulara mı katılır? Yoksa, yeni rejimle anlaşma mı yapar? Böyle bir rejimle barış içinde bir arada yasamaya mı karar verir? Sosyalist Sovyetler Birliği durumunda öyle yapmadı, bu sefer de öyle yapmaz, kendisine farklı bir düzen kürmuş olan uluslarla barış içinde birlikte yaşama prensibini reddeder. Peki, ne yapar? Kanada’lıları, Iran körfezi, Somali, Haiti, Bosna ve dunyanın başka diğer yerlerinde olduğu gibi, maceralara sürüklemeye devam edebilir mi? Kanada silahlı kuvvetlerini NADA (Kuzey Amerika Hava Savunma Anlaşması) ve NATO (Kuzey Atlantik Paktı Örgütü)’daki katılımından dolayı ABD emperyalistleri eline verir mi?<br /><br /><br /><br /><br /><br />Kapitalist sınıf, bunu çok emin bir şekilde söyleyebiliriz, kendi başına bağımsız bir yol takip etmeyecektir. Ancak, bu, halkı, kendi başlarına bağımsız bir yol takip etmekten alı koyamaz. Kendine yeter ekonomisi ile bağımsız bir ülke halkı için herşeyi yaparak kendi yolunu çizebilir. Halkın, bu durumda, eğer böyle bir dünya krizi çıkarsa, savaşmaya değer bir şeyi olur. Kendine yeterli ekonomisi ile bir bağımsız ülkede, işte bu, işçi sınıfını, durumu bilinçli olarak değiştirmeye teşvik edecek, bütün kaynaklarını yanına alarak kendisini ulus olarak ortaya koymaya yöneltecektir.<br /><br /><br /><br />Kapitalist toplum onu parça parça eden kendi objektif çelişkilerine sahiptir. Kapitalist toplum muazzam işyerlerinde insanları bir araya getirip binlerce işçinin birleşik iş gücünü içeren ve küreselleşmiş integre üretim sistemleri oluşturmuştur. Bu modern büyük-çaplı toplumsal üretim süreci , var oluşunun tersine, özel mülkiyeti kişisel gruplara, ailelere ve kişilere ait olup, onların kazanç ve çıkarı için yönlendirilmektedirler. Toplumsal üretim kişiler tarafından gaspedilmiştir. Üretimin toplumsal süreci ile özel kontrol ve mülkiyet arasındaki bu çelişki, toplumsal mülkiyet ve kontrol olarak çözülmesi gerekir. Kapitalist ekonominin amacı kişisel kazanç için elde edilebilecek en yüksek karı yapmaktır. Halkın ve toplumun içinde bulunduğu durum üretimin kapitalist sahiplerinin çıkarları nezdinde bir hiçtir. Kapitalizmin temel çelişkisi, zenginin daha zengin olmasına, fakirin daha fakir olmasına yol açan yasalar ve eğilimlere neden olup, kapitalizmin oluşturduğu gittikçe azalan tüketicilere ve sürekli olarak yeterinden fazla üretim krizlerine yol açar; rekabet tehditi altında daha az miktarda ve kalitede emek, teknolojik ve bilimsel gelişmeler nedeniyle yoğunlaşan emekten dolayı, süreklilik kazanan yüksek seviyelerde işsizlik ve sürekli olarak karların düşmesine neden olur. Tekeller bu düşen kar oranlarını geri kazanabilmek için yüksek tekel kontrollu fiyatları dayatırlar, para arzını ve faiz oranlarını suni olarak kullanıp bir birlerinden gittikçe daha büyük nüfuz bölgeleri gaspederek daha önceden görülmemiş derecede ciddi tekeller ve emperyalistler arası savaşlara ortam hazırlarlar. Toplumların uydukları bu yasalar Karl Marks’ın artı-değer teorisinde vurgulanmış ve V.I. Lenin’in emperyalizm tahlilinde onun katkıları ile zenginleştirilmiştir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Toplumun en yüksek seviyelerinde yer alan insanlar, büyük şirketler, devlet ve sendika aristokrasisi kapitalist gelişmenin bozucu ve darmadağın edici özelliğini kabul etmezler; ve ellerinden geleni yaparak, şahsi olarak veya güçlerini birleştirerek, toplumun gelişmesini sağlayacak önlemleri engellemeye çalışırlar. Işte bu tam da Kanada devletinin halkı üzerine dayattığı bir durumdur; bunu ekonomik ve siyasi elit’in oluşturduğu topluluğa hizmeti idealleştirmek ve şekillendirmek için kurulmuş ve anayasal olarak tanınarak kabul edilmiş Hukukun Üstünlüğü kanalı ile yapıyor. Işte bu Hukukun Üstünlüğü, Burjuva Hakların tanınmasının yasal garantisini, işçi sınıfını ve diğer emekçi sınıfları sömürerek kendilerini zenginleştirmek için üretim araçlarının kendi mülkiyetlerinde olma hakkını onlara verir. Ekonominin sosyalist biçimde planlanması ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını ima bile edecek herşeyi; ve bütün insanlığın kurtuluşu için şart olan işçi sınıfının kurtuluşunu ve insanın insan tarafından sömürülmesine son verecek onlemleri baskı altına alırken; bu mevcut Hukukun Üstünlüğü, özel mülkiyet sahiplerine bu menfaatlerini sağlayan sivil haklar ve kişisel özgürlüklere yasal korunma olanakları sağlar. Olası bir dünya savaşının yada devrim rüzgarlarının neden olacağı etkilere, böyle bir krizle karşı karşıya kaldığında, böyle bir Kanada nasıl karşı koyabilir ve gelecek vaadedebilir? Böyle bir gelecek nasıl bir gelecek olacaktır? Bu günümüzde yanıtı verilmesi gereken en önemli sorudur.<br /><br /><br /><br />Kanada’daki yüzyirmibeş yılı aşkın kapitalist düzen, kendi önyargılarının kurbanı olanlarla, bu durumu değiştirmekte kararlı olanlar arasında keskin bir kutuplaşma yaratılmıştır. Geçmiş 50den fazla yıl içindeki tarihsel tecrübelerine dayanarak, CPC(M-L), sosyalist ve komünist toplumun yaratılması ile doğrudan bağlantılı olmayan, bu hedefe doğru meyillenmemiş hiç bir alternatifin gerçek bir alternatif olmayacağından çok ciddi bir şekilde emindir. Sosyal demokrasi ve liberalizmin, hem iktidarda hem de muhalefetteyken, belirleyici olan özelliği, krizlerin kapitalist mevcut düzen içinde kalınarak çözülebileceğini, krizlerin şiddetinin aslında geçici bir şey olduğu görüntü ve dogmalarını yaratmaları ve yaymalarıdır. Onlar fakir halkın sorunlarının yara-bandı yapıştırılır gibi önlemlerle çözülebileceği ve şu andaki kurulu olan düzenin ve toplumun aslında herkes için sonunda bolluk ve ferah sağlayacağını vaazetmektedirler. Hiç bir bilimsel ipucu veya delil göstermeksizin, bütün gerçek deliller bunun tam aksini göstermekte iken, bu toplumun, insanların eşitliği ilkesinde sosyalist bir topluma derece derece ulaşacağını, bile iddia ediyorlar. Onların amacı, sistem hakkında gerçekten uzak, toz-pembe inanışlar yaratmak, toplumu kapitalizm den sosyalizme taşımamaları şartı ile insanları bir sürü sözde “çözümler” peşinde koşturmaktır. Halkı gerçek çözümlerden saptırmak için işi, hem “devlet içi iş planı” hem de “devlet-harici iş plan”larını, somut bir hareket planı yapılmasını engellemek üzere, toplum-yararı programları, günümüzün üç tarihsel işi şeklinde – anti-toplumsal saldırının yıkılışı ve toplumdan yana program, devrim ve sosyalizmin stratejik amacı, ve komünizm’in son tahlildeki amaçları -- en tahrif edilmiş şekliyle, ve bunların yapılabilmesi, başarılabilmesi imkansız şeyler, birer dogma olarak sunmaya vardırıyorlar.<br /><br /><br /><br /><br />CPC(M-L), Liberal UDP (Ulusal Demokratik Parti)nin, kısa ve uzun vadedeki sosyal gelişme anlayışlarının, Modern Komünizm’i kavramaya gerek kalmadan, bir arada var olabileceklerini vaazeden dogmatik görüşlerinin ağır yükünü işçi sınıfı hareketi üzerinden kaldırmak için yorulmak bilmeksizin çalışıyor.<br /><br />Ikinci Dünya Savaşını takiben, Pierre Elliott Trudeau tarafından geliştirilen “Adil Toplum” veya CCF-UDP çeşitlemesinin Sosyal Yardım Devleti’nin en üstün olduğunu iddialarına dayanan bir resmi dogma yaratıldı. Kağıt para basma siyaseti ve mali oligarşi tarafından talep edilen bütçe açığının finansmanı gittikçe ekonomik krizin artmasına neden olurken, kapitalizmin gelişmesi Sosyal Yardım Devleti’n iflasını ortaya çıkardı. Bu devletin yaratılmasını isteyen ve öndan muazzam karlar sağlayan bu ayni kapitalistler, şimdi kalkıyorlar, toplumun hastalıklarının hepsini ondan biliyorlar. Bu şimdi yeni resmi dogma haline geldi, ve Trudeau zamanında Liberaller tarafından üretilen toz-pembe sözlerin hepsinin kaldırılması ve yokedilmesi için bütün tedbirleri aldılar. Ancak, Trudeau takipçileri hala bu hiç bir inanılacak yanı kalmamış olan Sosyal Yardım Devleti’nin iyi bir katkı olduğuna inanıyorlar; ve bunun “kazanımları” temsil ettiğini iddia ederek, muhafaza edilmesini vaazediyorlar. Bunlar zamanımızdaki mevcut toplum-karşıtı saldırının “alternatif”inin Sosyal Yardım Devleti’nin eski “altın günlerine” dönmek olduğunu iddia ediyorlar.<br /><br /><br /><br /><br />Bir diğer dogma da eski Sovyetler Birliği ve takipçileri tarafından vaazedilen, ürettikleri “gelişmiş sosyalizm” markasının toplumsal gelişmenin en yüksek aşaması olduğu, komünizm yolunda olduğunu iddia ettikleri dogmadır. Bu sistemi ayakta tutmak için yapılan müthiş harcamalar ve silahlanma yarısı onun da topyekün iflasını ortaya çıkardı. Bu dogmada 1989’dan beri ve daha sonrasında gemiyi terkeden bir çokları için günah-keçisi haline geldi. Diğerleri, eski Sovyetler Birliği’nin çöküşüne rağmen, “gelişmiş sosyalizm” eski dogmasından vazgeçmeyi istemediler. Onlar geçmişi, güzel-eski-günleri çok anarlar, sanki zamanımızdaki felaketlerin tohumları bu sözde-sosyalizm’in dogmalarının tam içinde değilmiş gibi. Peh, – yetmişlerdeki Trudeau liberalizmi’ne Kanada’da yeni uyanıp gerinenlerle ayni şeyleri söyleyerek --- en azından “bugün başımızda olandan daha az kötüydü,” diyorlar. Bunlara dogmaları tamamen bırakıp, yola devam etmeyi, bundan öğrenmeyi reddettikleri için yalnızca “inatçı keçiler” denebilir.<br /><br />Bugün Chretien liberallerinin ve takipçilerinin geliştirdikleri resmi ve yaygın dogma aslında çok çok eski bir şey. Bu eski dogmaya göre, “serbet piyasa ekonomisinin” “görünmeyen eli” toplumdaki üretimi ve tüketimi gözlediği iddia ediliyor. Bu dogma tescillenmiş bir dogma olup, bunun saçmalık olduğu kapitalist toplumun dört bir yandan krizlerle sarılmış olduğu ve ekonomik krizin de onun temelindeki en ciddi kriz olduğu gerçeğinden çok açık bir şekilde görülmektedir. “Serbest Piyasa ekonomisi” ondokuzuncu yüzyılın ortalarından beri yeryüzünde görülmemektedir! O çok evvelden tekelci kapitalizme döndürüldü. Bugün büyük birleşmeler ve tekellerin küresel genişlemeleri güne damgasını vuruyor. Sosyal bilimlerdeki araştırmalar hemen herşeyin tekelleştirildiğini bas bar bağırıyor. Bütün bunlara rağmen, şaşkınlık ve saçmalıkla insanları şaşırtmak için, devletin en yüksek kademelerinden en düşük kademelerine kadar bütün yetkilileri , “serbest ekonomi” ve “serbest ticaret” gibi dogmaları yüzyıldan fazla bir süredir, vaazediyorlar.<br /><br /><br />Sınıflı toplumların sosyal gelişmelerinin belirli bir aşamasında, baskı altında tutulup sömürülen halk kesimleri baskıya son vermek, sömürüyü sona erdirme görevini yeni bir toplum yaratarak yerine getirmeyi üslenirler. Zamanımızda, işçi sınıfı en çok sömürülen ve baskı altında tutulan sınıftır, ancak işçi sınıfı kendi katmanları içinde daha iyi durumda olan işçileri de içerir, bunlara işçi sendikalarının başında olanlarla, sendika yapısında olanlarla beraber meslekleri nedeniyle, yüksek ücret alan teknik donanımlı işçiler de dahildir. Bunlar mevcut şartlar altında ezilmeyen, baskı altında olmayan işçi aristokrasisini oluştururlar. Bunlar kapitalizmin bir ürünüdür ve sistem içinde iyi durumda tutulan bir tabakadır. Bunların varoluşları ve devamı kapitalizmin ömrünün uzamasına doğrudan bağlıdır. Bu nedenle, kapitalizm tarafından baskı altında olduklarını hissetmezler. Toplum içindeki durumlarının objektifliği onları, toplumu ileriye, insanın insan tarafından sömürülmeyeceği bir dünyaya götürmek için gerekli olan temel dönüşümlere blok olarak karşı olmalarına neden olur. Bunlar işçi sınıfının liderleri veya temsilcileri olarak adlandırılsalar bile, bu elit tabakanın çıkarları ile sendikalaşmiş işçi saflarındakilerin çıkarları arasında hiç bir ortak nokta yoktur, burada sendikalarda örgütlenememiş milyonlarca işçiden hiç söz etmiyoruz bile. Işçi aristokrasisi kapitalist sınıfın ve zulmedenlerin önemli bir kısmının sosyal bir dayanak noktasıdır. Kendilerini kapitalizm içinde tutundurmak için işçi sınıfı içindeki ileri devrimci unsurlara en yüksek baskıyı uygularlar ve mevcut yapıya hizmet etmek için fırsat kollarlar. Gelişmemiş, bilinçsiz ve gerici işçileri devrimci işçilere karşı örgütlerler, bunlar ya bu yaptıkları ile öğünen kabadayılık peşinde veya kapitalist sistemin onların sorunlarını bir şekilde onların lehine çözeceği görüntüsüne aldanmışlardır. Işçi aristokrasisi, siyaseti en düşük seviyesine indirir. Onun objektif durumu, siyaseti, ekonomiyi en yüksek kapitalist karı elde etmek için düzenlendiğini yansıtan bir sınıf mücadelesi olarak görmesine izin vermez; o yönetmenin bir objektif yaklaşım– iyi davranışlarla kötü davranışlar arasındaki çarpışmalar, örneğin, “şirket görev listesi” ve “Devlet Sosyal Yardımları” gibi – olduğuna inanır, ona göre ekonomi, o alanda veya bu alanda, yabancı veya yerli tekellerin yatırımlarından ibarettir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Işçiler, kadınlar, gençlik ve öğrenciler, Öz-ulus halkları, küçük tarım üreticileri, balıkçılar, ulusal etnik gruplar zamanımızda Kanada’daki en çok sömürülen ve baskı altında tutulan halk kesimlerinden bazılarıdır. Bu kesimlerin Kanada nüfusunun çoğunluğunu oluşturmasına rağmen, kapitalist sınıfın tüm etkinliği onları kendisi için zararsız hale getirmek, onların sorunlarını suistimal etmek, ve onların sınıf mücadelelerini kapitalist sınıfın çıkarlarına zararsız olan yöne çevirmektir. Otuz yıldan fazla zamandır, kadınlar ve gençlik ve öğrenciler toplumun geleceğine yönelik, özellikle devrim ve sosyalizm ile ilgili sorular yönelterek örnek bir davranış sergilemişlerdir. Kadınlar, gençlik ve öğrenciler, devrimci güçleri örgütlemek için ana unsurlardır, özellikle, CPC(M-L), ve işçilerin, kadınların, gençlik ve öğrencilerin, ulusal etnik grupların ana örgütleyicisi olmuşlardır. Kadınlar, gençlik ve öğrenciler, zamanımızdaki aynı sorunları geniş bir yelpazede sorgulamak üzere birleşmişlerdir. CPC(M-L) gençliğin, öğrencilerin ve kadınların devrimcilesmesine en büyük dikkati vermektedir, vermeyi sürdürecektir. CPC(M-L)’in etkinlik programı işçilerin, kadınların, gençlik ve öğrencilerin, ulusal etnik grupların ve onların yedek güçlerinin tek bir güç olarak, kendi kurtuluşlarının bir şartı olarak, insanlığın kurtuluşunun bir şartı olarak işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele etmelerini tesis etmektir. CPC(M-L) Öz-ulus halklarının öz-mallarının yerine konması ve tanınması mücadelesini desteklemektedir ve onları kendi anayurtları üzerinde hiçbir başka gücün karışması olmaksızın (hiç bir başka gücün karışma hakkı olmaksızın) kendilerini geliştirecekleri, bağımsız halklar olarak görür.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />4. Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)<br /><br />CPC(M-L) işçi sınıfının siyasi partisi olarak, toplumu krizden çıkarma ve gelişmeye açılan kapıyı açma tarihsel görevi ile karşı karşıyadır. Dünya sınıfsız toplumun sınıflı toplumun yerini alacağı tarihindeki en büyük geçiş döneminin ortasındadır. Bu geçiş dönemi devrimler ve sosyalizm dönemi, eski toplumun bütünüyle yeniye dönüşmesi gereken dönemdir. Bu, bütün dünya halklarinin emperyalizm ve gericiliğe karşı en büyük mücadele dönemidir. Bu dönem insan toplumunun gelişmesindeki en heyecanlı ve en ümit verici, eski olan herşeyin reddedilmesinin ve eleştirilmesinin. Yeni’nin doğuşu ve gelişmesi için ön-koşul olduğu dönemdir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Acil ve asgari alanda, CPC(M-L) pratik siyasetinin geniş bir planını ortaya koymuştur. Bu planın esas parçası Parti’nin etkisizleştirilmesi çabalarının boşa çıkarılması ve sonlandırılmasıdır. Etkisizleşmeyi ortadan kaldırma yolunda başarı kazanılması Parti’nin kendi gücüne ve bütün diğer siyasi güçlerin orta yolcu akımlardan bu başarıyı kazanma amacına ne derece yöneltildiğine bağlıdır. Bu da CPC(M-L)’in ideolojik olarak sürekli bir şekilde yenilenerek inşa edilmesini, onun örgütsel olarak kuvvetlendirilmesini ve kitlesinin de nicelik olarak da arttırılmasını kapsar. CPC(M-L)’in etkisiz hale getirilmesi, onun toplumu koruyan yerini hakkıyla almasına, ve işçi sınıfının en örgütlü sübjektif gücü olmasına karşı devletin ana silahlarından biridir. Etkisizleştirmeye karşı mücadeledeki zafer, devlete karşı mücadelede CPC(M-L)’in en büyük başarısı olacaktır.<br /><br /><br />CPC(M-L), etkinliklerini yaparken, işçi sınıfını, bu etkisizleştirilmeye karşı mücadelesinde başardığı seviyeyle ayni seviyede olan liderlik konumuna getirmektedir. CPC(M-L) etkisizleştirmeye karşı direnç gösterme mücadelesinin uzun bir geçmişine sahiptir ve “ortayolcularla” ilgili sorunları çözüme ulaştırmak için görevlerinin en başına koymuştur. CPC(M-L), zamanımızda, niteliksel olarak daha üst düzeyde olan, etkisizleştirilmeye karşı yapılan mücadeleyi, siyasi iktidarı ele geçirme mücadelesi ile birleştirdiği pratik bir siyaset içine girmiş bulunuyor.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:23:07 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,13,13#msg-13</guid>
<title>Modern Komunizm Bolum 2</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,13,13#msg-13</link><description><![CDATA[ Çağdaş Komünist Parti, Marksist-Leninist Parti, Lenin tarafından kurulan partinin en gelişmiş şeklidir. CPC(M-L)’in özelinde olduğu gibi, bu partiler, sosyalist devrim ve sosyalist inşa sırasında kazanılan olumlu ve olumsuz tecrübelerden dersler çıkardılar. CPC(M-L), 20nci yüzyıldaki sosyalist devrim tecrübeleri sırasında ortaya çıkan kuramsal ve pratik sorunlarla başa çıkarak, düşüncesine kılavuzluk yapan<br />Çağdaş Marksist-Leninist düşünceyi geliştirdi. Leninist biçimde inşa edilmiş olan Komünist Parti, 90 yıldan fazla, sömürü ve baskıya karşı olan bütün hareketlerin, barış ve refah için, ve tüm insanlığın ve işçi sınıfının tam kurtuluşu mücadelelerinin en önünde yer aldı.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Böylesine inşa edilmiş olan parti, kendisini mücadele içinde, toplumun gelişmesinin yolunu açma sorununu çözme yolunda çelikleştirdi. “Serbest ekonomi,” “iş yaratılması” ve diğer başka bunlara benzer ancak gerçekte kapitalist sınıfı zenginleştirmekten başka amacı olmayan programlarla, ekonomi’ye yaptığı müdahaleleri, devlet yapısını güçlendirmesini haklı gösteren burjuvazi, sosyalist planlamadan müthiş bir şekilde korkmaktadır. O, Komünist Parti’nin iktidarı ele geçirmesine karşı çıkıyor, çünkü Komünist Parti ekonomiye, üretimin toplumsal süreci ile özel mülkiyet arasındaki çelişkileri çözmek üzere, bütün üretim araçlarını toplumsallaştırarak, müdahale edecektir. Böyle bir müdahale, halkın yönetime katılmasını ve siyasi ortamdaki işlerin içinde yer almasına neden olacak yeni bir siyasi süreç olan, demokratik yenileşme ile parallel yapılacaktır. Gelişmelerin merkezine başka hiç bir şeyi değil, sadece ve sadece halkı koyacak temel değişimler meydana getirilecektir.<br /><br /><br /><br />Modern Komünizm ve Komünist Parti’nin, emperyalizm ve bütün ülkelerin gerici burjuvazileri gibi düşmanlarının, Komünist Parti’nin radikal programını hayata geçirme güçleri yoktur. Komünist Parti, işçi sınıfının ve toplumun, gelişmenin çıkarlarına hizmet edecek biçimde bir toplum yaratacak olan bu radikal programı uygulamak ve hedeflerini hayata geçirmek için işçi sınıfını örgütler. Gerici güçler Modern Komünizm ve Komünist Parti hakkında, işçileri, kadınları, gençliği ve etraftaki diğer kesimleri kendi taraflarına çekebilmek için yalan dolandan başka bir şey söyleyemeyecek duruma düşmüşlerdir. Özellikle, aşağı yukarı son yedi yıldır, Modern Komünizm ve Komünist Parti düşmanları, mücadele platformunda olan biten herşeyi, aşırı bir şekilde, dogmalaştırma faaliyeti içindedirler. Gerçekleri, kimsenin görmesine imkan bırakmayacak şekilde saklamak üzere mantık oyunları yapar, masallar uydurur hale gelmişlerdir. Onlar, işçilerin, kadınların, gençliğin ve öğrencilerin verdikleri mücadeledeki temel ilerici ve devrimci proleter sınıf özünün gerekliliğini gizlemeye, saklamaya çok özel önem verirler. Bu devrimci öz, işçiler, kadınlar, gençlik ve öğrenciler kapitalist sistemin çelişkilerinden ortaya çıktıkları için, objektif olarak oradadır. Onlar, Modern Komünizm ve Komünist Parti’ye şiddetle karşıdırlar fakat halkın, Modern Komünizm ve modern komünist toplumu devrim yoluyla yaratacak ana sübjektif güç olan Komünist Parti’yi neden reddetmeleri gerekiyormuş açıklayamazlar ve açıklamak istemezler. Onlar, komünizmi kurmanın çok yabancı bir şey olduğu hissini yaratacak ortamlar oluşturmaya çalışırlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Yarattıkları ideolojik ve siyasi karmaşanın amacı, işçilerin , kadınların, gençliğin ve öğrencilerin, ve diğer halk kesimlerinin toplumda mevcut olan sorunların nedenlerini, bu sorunları nasıl çözebileceklerini ciddi olarak düşünmelerini engellemektir. Onlar, halkın Modern Komünizm ve CPC(M-L)’i kucaklamalarını istemezler; bunu, halkı, şaşkın ve yönünü bulamaz hale getirmek, örgütlerini ve sahip oldukları kitleyi burjuvaziye değil de halka yararı dokunacak şekilde yönlendirmekten men etmek için yaparlar.<br /><br /><br /><br />Modern Komünizm, bütün insanlığın ve işçi sınıfının tam olarak kurtulması, ve o ortamda, halkın kendi tarihlerini kendilerinin yaratması için temel devrimci koşuldur. Modern Komünizm, üretimin toplumsal, ancak, üretilen zenginliğin dağılımının özel olduğu kapitalizmin belirgin şartları altında ortaya çıkar. Işte, o, üretimin karakteri ile toplumu parçalayan ve baskısını arttıran dağılım sistemi arasındaki çelişkinin—üretici güçlerle eski geçerliliğini kaybetmiş üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin -- bir ürünüdür. Modern Komünizm şartları, işte bu çelişkinin tamamen çözülmesinden sonra oluşur. Sosyalizm aşaması, kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş aşamasıdır. Emperyalizm ve gerici burjuva, Modern Komünizm’i sanki, objektif dünya’ya dayatılan, bencil ve güç düşkünü manyaklarca veya hayatın ‘acı gerçeklerinden’ haberi olmayan hayalci kişilerce bir araya konmuş akla uymayan bir kaç kural yığınıymış gibi gösterme çabasındadırlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Doğal olarak, bu onların kendi hayal ve propaganda ürünü olan bir şey. Fakat, “gerçek hayat zor seçimleri yapmayı gerektirir” sözlerine, ve onlar gibi yöneticilerin “zor seçimleri” toplum hayatını, halkı “hiç bir alternatif yok” inancı ile pasifleştirerek, boğuyor. Dünyanın şu andaki durumunda yaratıldığına ve doğa’nın değiştirilemeyeceğine ait ortaçağ bakış açısı onların toplum görüşlerini sarmıştır.<br /><br /><br /><br />Onlar, doğanın en temel yasası olan, “herşey doğar, gelişir, ve olur,” nesneler ve olaylardaki iç çelişkiler gelişmenin, değişmenin ve hareketin temelini oluşturduğunu, ve niceliksel değişiklikler, er geç, tamamen yeni bir niteliğe dönüştüğünü yadsıyorlar. Diğer bir deyişle, bu eski toplumun yeni topluma gebe olduğunu ve onu hazırladığını; kapitalist toplumun sosyalist topluma gebe olduğunu yadsıyorlar.<br /><br /><br />Yönetici klikler ve kesimler, bu ergeç gerçekleşecek olayı geciktirmek, durdurmaya çalışmak, mevcut durumlarını korumak için kendilerini yenilikçiliğe çok açık ve yenilikleri seven olarak sunarlar. Onlar, yenilikçilik adına, özelleştirme, ılımlaştırma, ve kesintiler yapıyorlar. Ne kadar daha fazla “reform” yaparlarsa, bakanlar kurulu da okadar yasa harici, emir ve direktiflerle ülkeyi yönetiyor, okadar halkın tepkisini çekiyor, ve halk arasındaki fikir ayrılıklarına da okadar daha “yasa ve düzen” sorunları olarak yaklaşıyorlar. Gerçekte ise, hayatın bütün göstergeleri, anti-sosyal reformların toplumun tabanında bulunan ve üretim süreci ile onun özel mülkiyet olarak dağıtımı arasındaki temel çelişkinin üstündeki baskının artması sonucunda, daha da kötüye gitmiştir. Kapitalizmdeki eğilimin, zenginin daha zengin olması, fakirin ise daha fakirleşmesi şeklindeki düzeni şiddet yoluyla ve zorla dayatması, burjuvazinin, bu ekonomik ve sosyal sorunları reformları yoluyla çözme iddiası kendine destek bulmasını olanaksızlaştırmaktadır. Burjuvazi için tek açık yol yönetimine karşı olanları acımasızca bir şiddetle bastırmak.<br /><br /><br /><br /><br />Komünist Parti, devrimin bilinçli ve ana sübjektif gücü, temel prensiplerinden biri ve genel çizgisi ile birleşik olarak, emperyalizm ve gerici burjuvazinin, kendilerinin çıkarlarına uyan, kapitalizmin krizinin sosyalist devrime gerek kalmaksızın çözülebileceği gibi, bütün iddialarını reddeder. Bu şekilde inşa edilmiş bir Komünist Parti kendisini devrimci sınıf mücadelesi içinde kuvvetlendirir, işçi sınıfını siyasi gücü ele geçirmesi yolunda hazırlar. Bütün siyasi partilerin içinde, yanlızca Komünist Parti, işçi sınıfının, ittifakta olduğu kesimlerle, diğer emekçiler, küçük burjuva halk kesimleri ve orta sınıftan emekçilerle beraber iktidarı ele geçirmesini örgütleyen tek partidir. Bütün burjuva siyasi partileri, iktidarı sadece kendileri için, genel olarak bütün kapitalist sınıfın tümünün ve özel olarak da onun mali sermaye kesiminin adına elde etmek isterler. Onların amacı kapitalist devleti, onları o mevkilere getiren belirli çıkarlar adına yönetmek, onu tehlikelere karşı savunmak, ve işçi sınıfının ve geniş halk kitlelerini siyasi iktidardan uzak tutmaktır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Bir siyasi parti olarak CPC(M-L)’in nihai amacı bu Modern Komünizm şartını yerine getirmektir. Bu çerçevede, onun daimi görevi toplumsal bazlı programların derhal başarılması, stratejik anlamda da sosyalizmin zaferi için mücadele vermektir. CPC(M-L) kendisi için kapsamlı bir yeni, en modern ve devrimci bir yapı hazırlamıştır; bu yapının içeriği insanı tarihsel olayların merkezine koyarak toplumun gelecek aşamasını oluşturmaktır. Yeni ve gelişen ile eski ve çöken arasındaki mücadele bu iki sorun üzerinde tam da odaklanılan noktadır.<br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm ve Komünist Parti konuları şu sıralarda en çok araştırılan ve en önemli konulardan biridir, çünkü bunlar ileri doğru ilerlemenin yolunu göstermektedir. Bu komünizm ve bilimsel sosyalizm içinde,1848’de, Komünist Parti Manifestosu’nun Karl Marks ve Frederick Engels tarafından yazıldığından beri hep böyle olmuştur. , Komünist Parti Manifestosu ve Marks ve Engels’in bir çok yazıları halen bütün dünyada en popüler yazılardır. Kapitalist sınıf, Marksizm’i kenara itip izole ederek yok etmek için bir çok düşünsel teşebbüslerde bulunuyor. Ancak, Marksizm’in önemi öylesine büyük ki, o, üniversite ve okullarda, proleter partzan ve devrimci özünü boşaltma amacıyla ve onu zararsız hale getirmek için bile olsa, halen öğretilmeye devam ediliyor. Bununla birlikte, eğer işçiler, kadınlar, gençlik ve öğrenciler, ulusal azınlıklar ve öz-ulustan halk, hakları için mücadele verenler veya bütün insanlığın ve işçi sınıfının nihai kurtuluşu için savaşanlar, zamanımızdaki koşulları derinden anlamak ve onu kendi yararları doğrultusunda nasıl değiştireceklerini bilmek istiyorlarsa, Modern Komünizm’in içeriğini çok derinlemesine kavramalıdırlar. Zamanımızda, dünya bir tarihsel değişime, ve önemli anlara sahne olurken, Komünist Parti ve Modern Komünizm’i anlamak ve kavramaksızın, hiç bir güç, zamanımızın temel anlayış ve tahlili yapamaz ve gelecekle ilgili hedefleri belirleyemez.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm ne bir dogma, ne de geleceğe ait bir arzu’dur; o çözülmek üzere ele alınmış bir sorundur. Marksist-Leninist partiler onun canlı özelliklerini kullanıp incelerler ve devrimin sübjektif şartlarını oluşturmaya çalışırlar; bütün zamanını doldurmuş güçlerden oluşan, Eski ise, insanlık için gittikçe artan çeşit ve sayıda kıyamet masalları uydurmaktadır. Bunu yaparken, gerici güçler, Yeni için heyecan, korku, gerçek dışı ve adamsendecilik dolu bir ortam yaratmak istemektedirler. Halkı hemen herşeyi yaptırmak için yanlarına çekiyorlar, ama çağdaş dünyadaki esas önemli şeyi, özellikle halkın ana eğilimi olan Modern Komünizm’i ele almasını engelliyorlar. Bununla birlikte, “serbest piyasa ekonomisi,” “ideolojik ve siyasi çoğulculuk,” “demokrasi,” ve “insan hakları” gibi “yüksek” idealler maskesi altında yaptıkları soykırım ve zorbalığı haklı göstermeye çalışıyorlar. Bir takım göstermelik sebeplerle, gündelik olarak krizler çıkarıyorlar ve şimdiye kadar oluşturulmuş ilerici olan herşeyi, en değerli şeyleri halka reddettirmek için dayanılmaz baskı uyguluyorlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Hayatın en somut şartlarındaki gerçeklerin reddedilmesi, en basit, en kutsal, en zorba ve ne zamana ne yere uyan bir şekilde cesaretlendirilmesi gibi hareketlerde en ahlak dışı anlamını bulmaktadır. Aşk bile en sınırlı ve yasak şekliyle sunulmakta, ve ışığı egotizm(*) herşeyin merkezine kendini koyma, hedonizm ve zevk-arama anlayışı ile söndürülmektedir. Kişisel aşk, acımasız ve utanmaz bir şekilde, onsuz somut ve inanılır bir anlamı olmayacak olan toplumsal aşk’la karşı getirilip, ikisi birbirine düşürülmektedir. Yaşıyor ‘olma sebebi’ nin özünü, halkın gelecek ve iş güvencesini umut etmeyi bile aklına getiremeyeceği varlığını devam ettirme mücadelesinin içinde, en amaçsız şekle dönüştürüyor. Halk, gelecekten ne beklediğini bilmeden, köpeğin köpeği yediği bir dünyada en asgari ihtiyaç şartlarını temin etmeye çalışan yaratıklar durumuna indirgeniyorlar. Bu hiç de rasyonel olmayan davranış içinde, emperyalist ve kapitalist ülkeler, halkın, gerçeklere kendi kendilerine bakmalarını, kuramsal düşüncelerini, insanın layık olduğu bir toplum inşa etmek düşüncesine odaklamasını yasaklayan engeller yaratmayı umuyorlar.<br /><br /><br /><br />Modern Komünizm ve CPC(M-L)’in zamanımızdaki bu tarihsel değişimdeki yeri nedir? CPC(M-L) hangi içerikle Yeni olani kavrıyor ve Yeni’nin Eski üzerine zaferini nasıl garanti edecek? CPC(M-L)’in bu zaman dilimindeki rolü nedir? Bunlar, zamanımızda oluşan çözülmeler ve genel dengesizliklerden etkilenenleri, ve kendini toplumun gelişmesine katkıda bulunmaya hasretmiş olan bütün kişileri derin bir şekilde ilgilendiren sorulardır. Halk, toplumu, değişim, gelişim ve sistemin iç çelişkileri temelinde oluşan değişimlerle, uyumlu bir şekilde yönlendirmek için, gerekli fikirleri oluşturma ihtiyacındadır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Genellikle ifade edildigi gibi, “Gerici olan hiç bir şey itilmezse yıkılmaz.” Bugün durumun bu olduğu açıkça gözüküyor. En basit, herkesin üzerinde olduğunu düşünen, zorba anti-sosyal saldırı’ya karşı çağrılar, sadece protesto veya şikayeti değil, onu yenme gücüne sahip faaliyet gerektiriyor. Bunun başarılı olması için gerekli faktörlerin en önemlilerinden biri CPC(M-L)’i inşa etmek ve Modern Komünizm’in dikkatle çalışılması ve uygulanması gerekir; bu, Eski’nin çökmesi, Yeni’nin bir plan içinde inşasının sağlanması yolunda devrimci sınıf mücadelesinin verilmesinde önemli bir sübjektif koşuldur. “Parlemento içi” veya “Parlemento dışı” mücadelenin “kararları alanları” doğru hareket etmeye zorlayacağı hayallerini sürdürmek yerine, şimdi, ilerideki devrimci kasırgaları yaratmak için hazırlık yapmanın ve ilerlemenin tam zamanıdır. Kadınlar, işçiler, gençlik ve öğrenciler, ulusal azınlıklar, öz-ulus halkı – kısaca çok geniş kitleden insanlar o kararları alanları “etkilemek” istemiyorlar; onlar kendileri kararları verenler olmak istiyorlar. Işte bunun zamanı şimdi.<br /><br />CPC(M-L) bu kitabı, işçi sınıfının ve halkın ana sahneyi ele geçirmesi ve kendilerinin karar veren olmasın yolunda kazanacakları zafere adamıştır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><b><center class="bbcode">1. Komünizm Hayaleti</center></b><br /><br /><br />Dünyadaki bütün herşeyin yanında, Modern Komünizm ve komünist partiler halen en büyük sevgiyi uyandıran, emperyalizm ve gerici burjuvazide ise en büyük korkuları yaratan konulardır. Bu, dünyanın, tarihin tanık olduğu, en başarılı devrimleri yaşamakta olduğu, zamanımızda, her yönüyle doğru bir tesbittir. Çağdaş dünyanın en çok konuştuğu konular olmayı sürdürürlerken, bu iki konu, aynı zamanda, en yanlış anlaşılan, ve en çok tahrif edilmiş konulardır. Bu konularda hemen ön yargılı davranmayan bir yorumcu var mıdır? Bu konuları kuramsal olarak en doğru ama gerçek hayatta gerçekleşmesi olanaksız diye yazmayan bir professor, ya da Modern Komünizmi ve komünist partileri- Kanada özelinde, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’i- geliştirmek için gerekli, çok zahmetli ve uzun süreli çalışmalar yerine, ekonomik mücadeleyi vaaz etmeyen bir sendikacı var mıdır? Bu konularla ilgili hiç bir şey bilmezken ve üstelik onları öğrenmek için de hiç bir çaba sarfetmezken, bu konular hakkında sonuçlar çıkarmayan kimse var mıdır? Bütün bu unsurları dünya yüzünden silip atmamak uğruna emperyalizm ve gerici burjuvazinin işlemediği bir suç var mıdır?<br /><br /><br /><br /><br /><br />Yüzkırksekiz yıl önce, 1848 yılında, Karl Marks ve Frederick Engels Komünist Parti Manifesto’sunu yazdıklarında, sadece o zamandaki değil, o zamandan beri süregelen tarihi de içine alacak şekilde durumu açıklayan şu gözlemi yaptılar:<br /><br /><br /><br />Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – Komünizm hayaleti. Bütün eski Avrupa’nın güçleri bu hayaleti aforoz etmek için kutsal bir ittifaka girdiler: Papa ve Çar, Fransız ve Avusturya Derebeyleri, Fransız radikalleri ve Alman polis ajanları.<br />Iktidardaki güçler tarafından Komünistlikle suçlanmayan bir muhalefet partisi var mıdır? Gerici karşıtları tarafından, daha ileri giden muhalefet partilerince Komünizm damgası vurulmayan muhalefet var mıdır?<br /><br /><br /><br /><br /><br />Bu gerçekten iki sonuç çıkıyor:<br />I. Komünizm bütün Avrupalı iktidarlar tarafından varlığı tanınmış olan, kendi ayakları üzerinde duran bir güçtür.<br />II. Zamanımız, komünistlerin görüşlerini, amaçlarını ve eğilimlerini açıklamalarının ve bu Komünizm hayaleti masalına Parti’nin kendi Manifestosu ile bütün dünya önünde, açık bir şekilde yanıt vermesi zamanıdır.<br /><br /><br />1848’den beri, özellikle Rusya’da, 1917’de Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin zaferi ile, ilk proleter devletinin kurulmasını takipeden yirminci yüzyıl boyunca, Her bir ülkede ve dünya çapındaki sınıf mücadelesi tarihi bu çerçeve içerisinde yapılanmıştır. Eski Avrupa’nın güçleri – bugün emperyalizm ve tüm dünyadaki gerici burjuvazi—bütün güçlerini kullanarak, kaçınılmaz yokoluşlarını hazırlayan komünizmin zaferini ve proleter devriminin kahredici çıkışını yoketmek için herşeyi yapmaktadırlar. Bu sürerken, komünizmi, gerçekdışı masallar uydurarak, insan beyninin bir fantazisiymiş gibi, bütün dünyayı haraca keserek, ondan kurtulma çırpınışları ile, anlatılması güç ölüm ve yıkıma sebep olarak, en korkutucu şekilde ifade ettiler. Ayni zamanda, 19ncu yüzyılda gerçekleşmiş olan doğa ve sosyal bilimlerindeki değişimlere, özellikle Karl Marks’ın keşiflerine, sırtlarını döndüler.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Bunun sonucu olarak da, bugün, burjuvazinin bakış açısı ortaçağ zamanındakilere geri dönüş yaptı: katı, neden ve sonuç ilişkisini kavrayamayan, burjuva iktidarın devamının gerekliliğini tanıtlamaya çalışan bir bakış açısı. Böyle bir bakış açısı, değişimin, gelişmenin ve doğa ve toplumdaki devinmelerin temelini yadsıyor ve tam da feodalizmde, tanrı’nın doğaüstü olduğunun, herşeyin yaratıcısı olduğunun söylendiği gibi, herşeyin ana gelişme nedeninin, sermaye ve emeğin serbest dolaşımı olduğunu vaaz ediyor. Burjuvazinin iflası öyle bir hadde gelmiştir ki, bütün insanlığı, orta çağ zamanını, dogmacılığı, ve ekonomik kuramın, siyasi kuram ve felsefenin her türden kandırma ve yalanını kabul etmeye zorlamaktadır. Modern Komünizm olmasın da, ne olursa olsun. Nesnel şartların basbar bağırdığı gibi, tarihsel sahneden basıp gideceği yerde, burjuvazi, halkları, bilgi birikiminin bütün meyvalarından mahrum etmek için, dünya çapında muazzam bir yapı yaratmış ve kazanılmış haklara bu yapı ile saldırmaktadır. Küçücük bir muhalefet bile gösterse, herkesi, düzene karşı olarak suçlamaktadır. Ve sonra da, bu ‘karşı çıkmayı’ kendine paravan alarak sözde ‘kızıl devletlere’ haddini bildirmek için saldırılar düzenlemektedir.<br /><br /><br /><br /><br />Bu şekilde, 1917’deki Büyük ekim Devrimi’nden hemen sonra, 14 emperyalist ülkenin --bunların içinde Kanada’da var—vurucu güçleri, Sovyet Rusya’yı, yerle bir etme amacı ile, onu işgal etmek için kutsal bir ittifak anlaşmasına girdiler, ama fayda etmedi. Ikinci Dünya Savaşı’ndan önce, bütün Eski Avrupa, Kanada’nın yanında atılmaya hazır, uygun anı gözleyerek, Amerika Birleşik Devletleri ile, Adolf Hitler şeytanının ta kendisini yarattılar ve, onu, “Kızıl Tehlike” dünyasını, Sovyetler Birliği’ni, ortadan kaldırmaya azmettirdiler, ama fayda etmedi. Ikinci Dünya Savaşı’nda anti-faşist güçlerin, Sovyetler Birliği ve bütün ülkelerin komünistleri başta olmak üzere, elde ettiği zaferden sonra, en karanlık gericiliğin güçleri, bu kez ABD emperyalistlerinin öncülüğünde, Soğuk Savaşı çıkarmak üzere en hayasız ittifakı kurdular.<br /><br />Hitler Berlin’de ezilir ezilmez, insanlar henüz, rahat bir nefes alamadan, ve daha bu anti-faşist savaşta gerçekleşterdikleri başarılarını kutlayamadan, “Batılı” emperyalistler, ABD öncülüğünde, “komünizmi durdurmak” için Soğuk Savaş’larına başladılar. Tüm dünyayı teröre boğmak için Japonya halkı üzerine iki atom bombası attılar.<br />Avrupayı gelişigüzel bir şekilde nüfuz alanlarına böldüler, Almanya’da eski Nazi’lerin iktidarını tekrar tesis ettiler, Yunanistan’daki monarko-faşist rejime karşı halk ayaklanmasını askeri güçle ezdiler, bütün Avrupa’da, Marshall planı ile hazırlanan altyapı ile, ilerici değişimleri bertaraf ettiler, ve kararsız unsurları rüşvetle ve zorla bastırdılar.<br /><br /><br /><br /><br /><br />1949 yılında, ABD ve onbeş yandaşı, saldırgan NATO askeri ittifakını oluşturdu. Bununla, Avrupa’nin ABD kuvvetlerince işgaline devam edilmesi kutsandı, ve kıta boyunca bir doğru çizgi çekilip, yeni kurulan Halk Demokrasileri ve Sovyetler Birliği’ni korkutmak ve tehdit etmek, Fransa ve Italya’da halkların komünizm alternatifine yönelmelerini durdurmak için muazzam kuvvet ve nükleer silah yığınakları yapıldı.<br /><br /><br />1950’de, ABD emperyalistleri ve yandaşları, Kanada da dahil, modern kitle imha silahları ile Kore’yi işgal ettiler ve Kore ulusuna o zamana kadar görülmemiş eziyet ve kayıpları verdirdiler. 1953’de bir ateşkes anlaşması imzalandı, ancak, ABD, Güneyi işgal ederek, onu sömürge haline getirerek, Kore Yarımadası’nı askeri alan haline getirdi. Bugüne kadar da terketmeyi reddettiler.<br /><br /><br /><br /><br />CIA’yi ve dünyadaki diğer ülkelerdeki gerici askeri güçleri kullanan ABD emperyalistleri, emperyalist sömürü ve talanına karşı duracak her ilerici değişimi durdurmak, yoketmek için, suikast, darbe ve doğrudan askeri müdahalelerle gelen, canilik tarihini başlattılar. Kısa bir liste bile müthiş şekilde kahredici: Mossadegh’in, Iran’da liderlik ettiği demokratik hareket, 1953 yılında ABD tarafından devrilerek yerine acımasız Şah getirildi; Afrika ve Güney Amerika boyunca askeri rejimler ABD tarafından dişten tırnağa silahlandırıldı, ve halk nerede iktidarı ele geçirmek için ayaklandıysa, örneğin 1954’de Guatemala’lı Arbenz, 1973’de Şili’li Allende gibi, devrildiler ve katledildiler. Bu güne kadar, demokratik reformlar veya bağımsız bir dış siyaset uygulamaya teşebbüs eden, hangi ülke olursa olsun, örneğin, Kongo, Grenada, Dominik Cumhuriyeti, Panama, Nikaragua, vs., ve tabii ki, tek başına ambargoyla izole edilerek cezalandırılan Küba, saldırıların hedefi haline gelmişlerdir.<br /><br /><br /><br /><br /><br />ABD emperyalist şefi Kennedy, Fransız emperyalistlerinin Vietnam halkına karşı yürüttüğü savaşı devralıp, on yıl daha sürerek, onu her yönüyle en büyük insan kıyma makinesine çevirdi. Asya’daki askeri müdahalelerini haklı göstermek için yaptığı beceriksiz teşebbüslerde, ABD, “Komünizmi durdurma ve engelleme” gerici kuramını “domino etkisi” ne çevirdi; buna göre, ABD askeri gücü hangi ülkeye isterse gidip komünist güçleri ezmek hakkına sahipti, yoksa, komünistler durdurulmazlarsa, ülkeler bir biri ardından, “domino’lar gibi komünistlerin eline düşerlerdi.”<br /><br /><br /><br /><br />1965’te, Indonezya’da Suarto faşistlerini, zamanımıza kadar bir milyon insanın ölümüne neden olan kan selini Indonezya’lı komünist ve ilerici halkın üzerine salmak için, silahlandırıp, mali olarak desteklediler. ABD emperyalistleri, Çin halkının bağımsızlığını geciktirmeye çalıştılar; onları dünya piyasalarında ucuz ve vasıfsız iş gücü olarak muhafaza etmeyi ve köleleştirmeyi umdular. Chan Kai-Shek faşist rejimini silahlandırdılar ve 1949’da yıkılınca da, iktidarını Taiwan da tesis ederek, adanın etrafını Amerikan 7nci filosu ile çevrelediler, ve halen de oradalar. ABD’de ve başka heryerde, McCarthyizm adı altında hayatın her kesiminden insanların, özellikle işçi sendikalarından, eğitim ve sanat dallarından ilerici insanlara saldırarak, onları bezdirerek, anti-komünist bir haçlı seferi başlattı. Halkın demokratik haklarına yapılan saldırılar, özünde anti-komünizm olmak üzere artan bir şekilde sürdü gitti. Bu, dünya çapında, gelişme ile gericilik arasındaki sürekli bir ölüm kalım mücadelesi olarak; aydınlanmanın ve karanlığın güçleri arasında; başta proleterya olmak üzere sömürülenlerle, başta burjuvazi olmak üzere, sömürenler arasında olmak üzere devam etti. ABD emperyalist şefi Jimmy Carter zamanından beri, demokrasi kelimesi, en genel şekliyle kullanıldığı zaman bile, toplumlarını gelişmeye götürecek yolu açmaya teşebbüs eden bütün halkların örgütlerine ve yönetimlerine karşı yıkımın ve müdahalenin bir maskesi olmuştur.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Ikinci Dünya Savaşı’ndan beri geçen zaman dilimi, halkların, en karanlık gericiliğe karşı, gelişme ve ilerlemeleri için asla sonu gelmeyen mücadelelerine sahne olmuştur. Bu dönem, dünyanın şahit olduğu, karşı-devrimin en hırçınlaştığı ve vahşileştiği bir dönem olmuştur.<br /><br /><br />Ikinci Dünya Savaşı devam ederken ve başta ABD emperyalizmi olmak üzere, dünya emperyalizmi ve gerici burjuvazi, komünizm hayaletini en korkutucu doğaüstü bir şey haline getirirlerken, dünyadaki bütün komünistler, bu hayalete kendi manifestoları ile cevap vermek yolunda gittikçe artan bir yük altındaydılar.<br /><br /><br />Bir kaç komünist partinin dışında, daha Soğuk Savaş resmen ilan edilmeden teslim olan, ABD’deki Browder gibilerinden başlayarak, Tito’nun öncüsü olduğu Yugoslav Parti, Togliatti’nin Italyan Partisi ve diğerleri ile devam eden partiler, emperyalizm ve gerici dünya burjuvazisinin baskılarına dayanamayarak teslim oldular ve kendi fantazileri ile koroya katıldılar. J.V. Stalin’in ölümü ile, Kuruşçev’in yönetimindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi, sosyalizm ile emperyalizm arasında “barışçıl rekabet”i ilan ederek, Komünist Parti’nin genel çizgisini topyekün değiştirdi. Krusçev’in yönetimindeki SBKP, Stalin’in adına ve eserlerine karşı, sosyalizm ve toplumun gelişmesine karşı, kimin daha çok ve en çirkin yalanları üretebileceği üzerine yarışmalar başlattı. Stalin’in hayaletini kutsamak adına, veya komünizm’i “insan çehresi altında” sunma adına, bu revizyonist partiler de, anti-komünist Soğuk Savaş öncesi varsayımlara dayanan dogmatizme sarıldılar; sosyalizmin inşasını, bilimsel sosyalizm kuramını ve Marksizm-Leninizm’in ilkelerinin geçersiz ve yanlış olduğunu ilan ettiler. Sovyet devletine karşı ihanetten ölüme mahkum edilmiş olan Nikolai Bukharin ve benzerlerini, geçmişin bütün hainlerini, tekrar geri yerlerine getirdiler. Bu şekilde, sosyalizm ve devrim’in düşmanları ile ayni ortak amaçlarını da kurmuş oldular.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından yaratılan bu komünizm fantazisi, sonuç olarak, Mikhail Gorbachev ve diğerleri tarafından sosyalizm ve komünizm’in reddi ile doruğuna ulaştı. Bunların bu tavırları, kendi bencil iddialarına maruz kalanların en duru komünistler olduğunu, insanlık için en iyiyi savunanların en büyüklerinin olduğunu ve işçi sınıfının ve toplumun gelişmesinin önündeki en tehlikeli düşmanlarını sakladığı gerçeğini açığa çıkardı. Sovyetler Birliğinin çöküşünü ve doğu Avrupa ülkelerindeki karşı-devrimleri izlerken, bir çok parti, ne isimlerini değiştirdi, ne de sembollerini. Tecrübe gösteriyor ki, onların bunu yapmaktan amaçları, halkların ülkelerinde iktidara gelerek kendi ihtiyaçlarını kendilerinin karşılayacakları bir toplum yaratma taleplerini bastırmak üzere karşı-devrimci haçlı seferinde, emperyalizm ve gerici burjuvaziye daha iyi hizmet etmekti. Aslında, bu onların baştan beri komünist olmadıklarını, fakat ana amacı sınıf mücadelesini emperyalizme ve dünya gericiliğinin hizmetlerine tabi kılmak olmuş olan ve halen tabi kılmaya devam eden sosyal demokrat partiler olduklarını göstermektedir.<br /><br /><br /><br /><br />Bugün, bu ülkelerde iktidardaki yeni burjuvazi, dünya emperyalizmi ve gericiliği, iktidar gücünü kararlı hale getirmekte büyük zorluklarla karşılaşıyor. Burjuva iktidar hukuku artık geçerliliğini yitirmiştir, o, toplumlarında daha ileri düzenini kurmuş olan halklar için kabul edilemez bir hukuktur.<br /><br />Karl Marks ve Frederick Engels tarafından 148 yıl evvel belirtildiği gibi, “Komünizm artik kendi başına bir güç olarak bütün Avrupa iktidarları tarafından algılanmıştır,” Komünizm, değişimle, ilericilikle ayni anlamdadır ve onların sonunu hazırlamaktadır. Işte bu yüzden, Sovyetler Birliği’ndeki “zaferleri”ne rağmen, burjuvazi, kapitalist düzenlerini olduğu gibi sürdürmede ve mezar kazıcısı olan uluslararası proleteryanın elinde kaçınılmaz yıkılışını geciktirmeye çalışmada daha çok ümitsizliğe sürükleniyor. Gericiliği kutsayarak, kandırılmış yığınları korkutarak ve gerici reformlarıyla değişim adına reklamını yaparak, komünizm hayaletine daha da çok sarılmaktadır. Resmi tavrı, bütün değişimleri reddedip, geçmişe geri dönüşü hazırlarken, bu sözde değişimleri, bir çok siyasi eğilimlerle karmakarışık haldedir. Bu tavırları ile, kitlelerin ileriye doğru yürüyüşünü engellemek için onların gözlerine toz fırlatmaktadır.<br /><br /><br /><br />Eski Sovyetler Birliği ve eski halk demokrasilerinin çöküşünden beri, ayni mücadele şu andaki şartlar altında sürmektedir. Kazandıkları zafere rağmen, emperyalizm ve gerici burjuvazi, geçen yüzyılda Eski Avrupayı saran o “müthiş korkutucu hayaletten” kendilerini kurtaramamışlardır. Yıkılışlarının görünür halde olması onları öylesine korkutuyor ki, aralarında, daha önce olduğundan, daha çok birleşmişler, saflarını sıklaştırmışlar ve uydurdukları düşüncelerini daha da keskinleştirmişlerdir.<br /><br /><br /><br />Bütün dünyanın gerici burjuvazisini ve emperyalizmi korkutan hayalet, komünizm hayaleti olarak, dipdiri durmaktadır; ancak, bugün, Karl Marks’ın zamanındaki komünizme karşı savaş, değişime karşı geniş kampanyalara, Yeni’ye karşı savaşa dönüşmüştür. Değişime yol açan en zararsız mücadeleler bile, itici gücü gerçek değişime neden olduğu sürece, Yeni’ye doğru olduğu sürece, kanlı saldırıların ve çirkin propagandaların boy hedefi olmaktadır. J.V. Stalin ve onun önderliğindeki sosyalist Sovyetler Birliği’nin hayaleti, en masum düşünceli ve kandırılmış insanları da korkutmaktadır. Tarih tepe taklak başaşağı edilerek, Hitlerci faşistlerin işlediği en acımasız suçlar bile genel olarak komünistlere ve özel olarak da J.V. Stalin’e yüklenmektedir. Bu gerçekleri tahrif etme eylemi, işçileri, kadınları ve gençliği şaşırtmaya yöneliktir ve onlara hiç bir şekilde gelecekle ilgili bir güvence ve umut vermemektedir. Bu ayni zamanda dünya halklarının dikkatini, demokrasi ve Paris Anlaşması ile koyulmuş olan standartlar adına, emperyalistler ve dünya gericiliğinin işlemekte olduğu insanlık suçlarından başka yöne çekmek amacı ile de yapılmaktadır. 1991 yılında, Kanada ve Amerika Birleşik devletleri ile beraber Eski Avrupa devletlerinden oluşan Avrupa Güvenlik ve Işbirliği Konferansı’nda imzalanan Paris Anlaşması, bütün dünyadaki ülkelerin kendi anti-komünist Soğuk Savaş düşünlerine, özel mülkiyetin kutsallığına ve onun temelinde sivil haklara dayanan “serbest piyasa ekonomisine,” “çok partili düzene” ve insan hakları’na uymalarını şart koşmaktadır. Paris Anlaşması, bir ülkenin “doğru” yolda olup olmadığını belirleyen bir standart olarak kullanılmaktadır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Halkların, tek seçeneğinin kapitalist düzenin korunması olduğuna körü körüne inanarak, Stalin hayaletini, komünizm hayaletinin modern-zamanımızdaki eşi olarak ortaya sürerek, hakları iki kaya arasina şıkıştırdıklarına inandırdırmaya çalışıyorlar. Bu çerçevede, burjuvazinin bütün siyasal partileri, büyük şirketler, işçi aristokrasisi, örgütlü din ve gerici akademisyenler halkın üzerinde terrör estirerek, onları devrimci değişimleri yermeye zorluyorlar. Gerici burjuvazinin, değişimden, gelişmeden ve hareketlenmeden ölümüne korkarak, sanki reform taraflısıymış gibi davranması – gerçekten yeni, modern ve zamanımızla uygun olan herşeyden korkusu – dünyadaki bir çok devletin pragmatizmi ve yeni pragmatizminde kendisini göstermektedir. Pragmatizm prensipsizliğe tapar. Eğer yapılacak bir şey mevcut düzenin çıkarlarını koruyacaksa, alkışlanmalı, övülmeli ve uygulanmalı; pragmatism bilmle dinin kutsanmamış evliliğidir, “Bir şeyin sonucunun haklı gösterilmesi kullanılan yöntemleri haklı kılar,” deyişini vaaz etmektedir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Emperyalist ülkeler ayni zamanda blok’lar oluştururlar ve Irak gibi ülkeleri işgal etmek, veya Haiti’de, Bosna’da, Orta Doğu’da Filistin ve Arap halklarına yaptıkları gibi, “dostlarının” işlerine karışmak için mazeretler yaratırlar. Kendi aralarında gruplaşıp, Çin Halk Cumhuriyeti gibi diğer ülkeleri “insan haklarını çiğnemekle” suçlarlar, ama bu arada kendileri kendi ülkelerindeki sefaleti ve insan hakları ihlallerini, kadınların, çocukların ve etnik ulusların gururlarının kırılmasının ve horlanmalarının her zamankinden daha çok yükseldiğini görmezlikten gelirler. Faşizm, askeri ve devlet terörü, Ikinci Dünya Savaşı’ndan beri onlarca yıldır görülmemiş bir yaygınlıkta kullanılmaktadır. Bütün bunlar, toplumun kapılarını ilerlemeye açmak için savaşan güçlere, gerçek değişim isteyenlere, yeni olan herşeye, ve eskiyen, kokuşan ve eski olan herşeye karşı olanlara zarar vermeye yöneliktir. Komünizm hala bir çok ülkede yasaklanmıştır, örneğin Arnavutluk, Güney Kore, ve başka ülkelerde olduğu gibi, ve Marksist-Leninistler bütün dünyada takip edilerek öldürülmektedirler.<br /><br /><br /><br />Komünizmi tartışmanın, fikir alişverişi yapmanın korkusu, emperyalizmin ve gerici burjuvazinin ve bütün dünyadaki gizli polislerinin, tekel-kontrollu medya, akademisyenler ve yuvarlak masacıların karakterini ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda, bazı, kendilerini komünist, sosyalist, sosyal demokrat, emek aktivistleri ve ilericileri olarak adlandıranların da bu özelliğini açığa çıkarıyor. Modern Komünizm’in teori ve pratiği ile uğraşacaklarına, sosyal değişimin önünde en gerici rol oynayan bir blok rolü oynuyorlar. Yirminci yüzyıl boyunca, anti-komünizm’in, en güçlü devletlerin, sadece devlet yönetim birimlerinde değil, hem parlementer ve hem de parlemento-dişi resmi tavırlarında da olduğunu göstermiş; onu resmi ideolojilerinin en anahtar unsuru seviyesine yükseltmişlerdir. Bu resmi anti-komünist ideoloji onlara, insanlığa karşı en korkunç suçları işlemeleri için gerekli her mazereti vermektedir.<br /><br /><br />Emperyalizm ve gerici burjuvazinin devletteki bileşenlerinin, karşıtlarını komünist olarak ilan ettiğini görmediğimiz bir yer var mıdır? Ileri muhalefet partilerine karşı komünizm suçlaması silahı ile saldırıldığını hangi ülkede görmemişizdir ki? Bu tip şeyler, Avrupa-komünizmi, sosyalizm ve başka adlar altındakilerin dillerinden düşürmedikleri “komünistler”inde ve sosyal-demokratların da bir sembolü olmuştur. Iktidara sahip olanlar kendilerine olan bütün muhalefeti komünist olarak algılarlar ve karşı çıkarlar, bunu yaparken de, iktidardakilerin rakipleri de, bu komünizm etiketinden hayıflanırlar, bunu redderler ve kendilerine karşı olanlara ayni silah ve yöntemlerle saldırırlar. Komünizm, “totaliterlik” ve “diktatörlük” kelimelerini kullanıldıkları zaman, karşıtlarını vurup öldüreceklerini ve sahneden silip süpüreceklerini sanırlar.<br /><br /><br /><br />Bugünkü gelişmelerin özelliği “Eski Avrupa” ve Kuzey Amerika ile başka yerlerde onların etkileri altında olanlar, sanki komünist “totaliterliğe” karşı demokrasinin sembolleriymiş gibi, reformcu olduklarını, şok tedavisi taraftarı olduklarını, liberalleşme ve özelleştirme taraftarı olduklarını ilan ediyorlar. Kendi amaçlarına uygun düşen hukuku tesis etmek amacıyla, “karşıtlarına” karşı keskin bir savaş içindedirler, onları “komünist” ve “Stalinist” olmakla suçluyorlar. Işte bu, tam da, Rusya Federasyonu Komünist Partisi ve diğerlerinin, Modern Komünizm’in gerçek içeriğinin, halkın bilincini bulandırmak amacıyla, tanıtılma şeklidir. Kendi hesaplarına, bu karşıt partiler de kendilerine düzen içinde yer edinmek ıçin “komünist” ve “Stalinist”liği reddetmektedirler. Bunu yaparken, büyük güçlerin bütün ülkelerin iç işlerine karışma ve “reform” siyasetlerinin ana hatlarını kabul ediyorlar. Bunları kabul ederken de “yavuz hırsız” misali iç yapılarında şu andaki durumla başa çıkmaya ehliyetli olmadıklarını, topluma gelecekle ilgili beklentilerini veremeyeceklerini de tanıtlamış oluyorlar. Insanla iletişimi engelleyen, ortaçağ değer ve ilişkilerini dayatan sınırlamaların geniş bir şekilde yasalaştırıldığı hukukun içinde yer alıyorlar. Bu yasaları, sanki “kişisel özgürlüğü,” “sağlıklı ortamı” garanti ediyormuş, toplumu “totaliterlikten” koruyorlarmış gibi, toplum için demokratik ve ilerici gelişmeler olarak görüyorlar. Bu şekilde, halkların her mücadelesi, ayni anlama gelen, “yasa ve düzen” ya da “uygunsuz hal ve hareket” sorununa dönüştürülmektedir. Değişim talep eden sosyal güçlere karşı düzenlenen bu saldırının bir sonucu, gittikçe artan ideolojik ve siyasi karmaşayla karışık bir şekilde ortaya çıkan en bağnaz anti-sosyal saldırılardır. Devletin bu şekilde işleyişi, halkın “siyasetçiliği” “kötü bir meslek” olarak görmesi sonucuna yol açmıştır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />“Komünizm hayaleti,” yirminci yüzyılın en sinsi düşüncesinin bir ürünü olarak, toplumun yolunu gelişmeye açacak mücadeleyi veren ilerici insanlığa karşı bütün saldırıları haklı göstermenin ana mazereti olmayı sürdürmektedir. O, demokrasi ve “ilericilik” adına, gericiliğin ve halk düşmanlarının en karanlık güçlerinin, Ikinci Dünya Savaşı’nda ortaya atıldığından beri, anti-komünizmi yedeklerine almasını sağlamıştır.<br /><br /><br /><br />Modern Komünizm, Marksist-Leninist partiler ve ayaklanan kitlelerden korkuları, ve ekonomik, siyasal, kültürel, ideolojik, ve örgütsel yenilenmeye karşı aşırı tedirginlikleri, Eski Avrupa dünyasını ve Kuzey Amerika’yı – etkileri altında olanlarla beraber, Asya, Afrika, Güney Amerika ve Okyanusya’da nüfuzları altında olanlar da dahil—Eski ve Yeni’ye karşı olan herşeyi korumak için kutsanmayan bir birliği oluşturmaya zorlamıştır. Bu, eski sömürgeci ve emperyalist ülkelerle eski sömürgelerin gerici burjuvazileri arasındaki kutsanmayan bir birliktir. Bu, “çoklu parti düzeninin” “küresel piyasa ekonomisi” ve “insan hakları” adına, halkların değer verdiği herşeyin, bağımsızlıklarının, dil ve kültürlerinin ayaklar altına alındığı bir zamanda, yaratılmış olan bir birliktir. Bu, gelişmenin önüne konulan en büyük engellerden biridir. Bu birliğin özünde, halkların, ulusların ve işçi sınıfının ve diğer emekçi halkların sömürüsüne teslimiyet yatmaktadır. Büyük güçler birbirleriyle dünya hegemonyası ve bölüşmesi için dalaşırlarken; onlar, konu, işçi sınıfı ve halkların sosyal ve ulusal kurtuluş, insanlığın tümden kurtuluş mücadelesini kanla boğmaya geldiğinde, birleşirler.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Uluslararası ortamda, bu gericiliğin başını Avrupa Güvenlik ve Işbirliği Örgütü (AGIO) ve onun askeri kanadı, Kuzey Atlantik Anlaşması Organizasyonu (NATO) çekmekte ve birlik, eskimiş değerlerin Paris Anlaşması ile tamamlanmaktadır. Bütün Avrupa ülkelerinin yaşama hakkı “güvencesini” kazanmaları için imzalaması çağrısı yapılan Paris Anlaşması, bütün dünya üzerinde kutsal bir kılıç olarak, ülkeler arasında izin verilmesi gereken tek ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel ilişkiler olarak kullanılıyor. En önemlisi de, bu ülkelerin sahip olabilecekleri sosyal düzenin ne olması gerektiğini belirlemek için kullanılıyor. Bundan sapan her devlet “kızıl devlet,” “düşman” olarak ilan ediliyor, ve ne kadar insan hayatına mal olursa olsun ezilmelerini öngörüyor. Bu, tam da, ortaçağ döneminde, biliminsanlarını dinsiz, kadınları cadı olarak etiketleyip, toplum üzerindeki etkilerini, onları yakarak yoketme yolunu vaz ederek, yakan, dinci, bilgi yayımına karşı olanların stilinde yapılmaktadır, Böylece, her türlü aymazlık, Paris Anlaşması ile kurulan standartlar adına haklı gösterilmektedir. Bu büyük güçler, değişimin önünde duran, “Tanrı Doğruyu yapar” ortaçağ felsefesini zorla uygulayan bir müfreze oluşturmuştur. Kendini beğenmişliklerini, açıkça “sopa ve havuç” politikaları ile, bize katılanlar “ödüllendirilir,” katılmayanlar cezalandırılır anlayışiyle ilan etmişlerdir. NATO’nun tek amacı, bu ülkeleri ve bütün dünyayı hegemonyalarında tutmak için, çıkarlarına hizmet etmek üzere, Paris Anlaşmasında ifade edilmiş “hayat tarzlarını” savunmaktır.<br /><br /><br />Bütün bunlar olurken, kendi saflarındaki sürekli var olan çarpışmalar da genişlemektedir. Bu “serbest piyasa ekonomisi,” ve her bir burjuva kesiminin kendi siyasal partisince temsil edildiği, huzur bozucu siyasi kavgalarla dolu “ideolojik ve siyasal çoğulculuğun” yapısındaki aşırı rekabette görülebilir. Burjuva hakların keskin savunmasında şahit olunan bir özellik, insan haklarının, sınırlı kapsamdaki sivil hakların ve ulusal piyasaların “küresel piyasaya” bağlanmasının kapsamında, genişletilmemesi kavramıdır; bütün bunlar toplum için, en güçlü olanlarının dışında, hiç bir üyesine karşı, sorumluluk doğurmamaktadır.<br /><br /><br /><br /><br />Kanada’da, her ileriye yönelik sosyal gelişmeye, kapitalist aşamadan sosyalist aşamaya doğru her ileri etkinliğe karşı çıkışlar, sendika aristokrasisi, hükümet ve büyük şirketler tarafından örgütlenmektedir. Anayasa’yı modernleştirmek gibi, ülke için en temel ve önemli konularda bile bir milim kıpırdamamaktalar. Çağının gerisinde kalmış olan anayasayı, hiç bir temele dayanmadan korumak amacıyla, ülkeyi iç savaşın eşiğine getirmekten çekinmeyen ve sorunların karşısında, sevgi dolu ve şevkatli olmayı vaazeden şu andaki liberal hükümet, “Kanada’nın Birliği” adına, “beyaz adam’ın yükü” anlayışı ve 19ncu yüzyıl imparatorluk kurma değerleri temelinde hareket ediyor. Ve bu çağdışı değerleri, Vatandaşlık Yasası’nın giriş bölümüne koymayı planlamaktadır ve bir kez daha yeni ve modern olan herşeyden ne derece ölümüne korktuğunu ortaya koymaktadır. Bu, toplumu ileriye doğru götürecek bütün olasılıkları, yasadışı ilan etme amacıyla, bilinçlenme hakkına müdahale ediyor.<br /><br />Bu, 19ncu yüzyıl değerleri, sadece toplumun en büyük başarısıymış gibi değil, ayni zamanda onun varabileceği en son aşamasıymış gibi sunulmaktadır. Bu, sadece kendi çağ dışı kalmış yapılarında olan “değerleri”ni koruma teşebbüsüne yönelik, komünizmi kapana şıkıştırma amacı da taşıyan çok sinsice bir saldırıdır. Modern revizyonistlerle sosyal demokratlar da bu sinsice kampanyaya katılıyorlar. Onlar, Marksizm-Leninizm prensiplerinin özünü boşaltarak, sınıf mücadelesini saklayarak ve gözardı ettirerek, Modern Komünizm’e “Stalinizm” olarak saldırıyorlar. Değişimin gerekliliği konusunda büyük kafa karışıklıkları yaratarak, saldırılara yardım ediyorlar. Bunlar, Ingiltere’de, Işçi Partisinin “sorumlular” ekonomisi olarak, burjuvazinin en gerici kesiminin tarafını, utanmazca savunarak, “bunlar daha az kötü” deyimiyle ortaya çıktılar. Başka yerlerde de, Rusya, Italya ve Hindistan’da işçi sınıfının gerici burjuvazi ile “koalisyonları”nı bu saldırıların bir katkısı olarak gösteriyorlar. Uluslararası ortamda, 43 yıl önce ölmüş olan Stalin’i suçluyorlar. Mevcut düzeni korumak için süren saldırıların sonucu, işsizlik, iş güvencesi, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda anarşi ve keşmekeş’le beraber gelen, krizdir. Diğer olumsuz sonuçlar da: hem devlet tarafından örgütlenen ve hem de kişisel olarak yaratılan terörizm, her türden şiddet olaylarıdır; bu sonuçlar, halkın siyasi süreçten ayrı ve uzak tutulması, artık yasa türü içine giren tamim, bakanlar kurulu kararları uygulamaları ile keyfi idare, yürütmenin anlaşılmaz, gelişigüzel bir şekilde kullanılması; ve yasaları uygulayan güçlerin halk arasındaki fikir farklılıklarını sonuçlandıran kuruluşlar haline gelmesini de içermektedir.<br /><br /><br /><br /><br />Kapitalizmin krizine çözüm bulmak için harcanan bütün çabaya rağmen, dünyanın durumu daha da kötüye gitmeye devam ediyor. Afrika, Rusya ve başka yerlerde de görüldüğü gibi, bütün bölge, ekonomik felaketler içindeyken, bir yıl ortalama bir büyüme gösteren ekonomi, onu takibeden yıl tamamen durma noktasına geliyor. Sermaye ve üretimin yoğunlaşması, en güçlünün zayıfı yutması ile oluşan boşluğu dolduruyor. ABD emperyalizmi, kendi askeri gücü ile hegemonyasını tesis etmek isterken, emperyalistler arası çelişkiler de keskinleşiyor. Balkanlar ve Orta Doğu’da savaşlar ve çatışmalar suruyor; oralarda “savaş yoksa, barış da yok” durumu bölgedeki halkın üzerinde şimdiye kadar görülmemiş felaketler yaratıyor. Kore yarımadasında, ABD müdahalesi savaş için ciddi bir tehlike oluşturmakta ve gerginliğin ana kaynağı durumundadır. Iran Körfezi’ni askeri bölge haline getiren ABD emperyalistleri, günlük bazda Irak’a saldırmakta; Iran ve diğer ülkeleri tehdit etmektedir. ABD emperyalizminin Küba’ya uyguladığı ambargo ve bunun diğer ülkelere karşı aynen uygulanması, ABD emperyalistlerinin hoşuna gitmeyen farklı bir sistem seçtiklerinde, eğer itaat etmezlerse, ülkelerin yok edilmekle nasıl tehdit edildiklerini göstermektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, çok isteyip arzu ettiği reformunu bir türlü yapamayarak, büyük güçlerin hakimiyet peşinde koştukları savaş alanı olarak kalmıştır. Bütün dünyada ekonomik olarak kötüleşenlerin ve işsizlerin sayısı gittikçe şişerken, uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasi gibi uluslararası kurumlar bütün gücü kendi ellerinde topluyorlar. Bazı ülkelerin ekonomileri uyuşturucu üretimi ve kumara dayanırken, milyonlar yerlerinden edilip göçmen ve sığınmacılar haline getiriliyorlar. Emperyalizm ve dünya gericilerince dünya çapında anti-sosyal saldırılar sürmekte, buna rağmen, komünizm ve J.V. Stalin, dünyanın çektiği acıların suçlusu olarak sunulmaktadır; ancak sorunun nedeni ve krizlerin kaynağının ta kendisi, çözüm olarak önerdikleri, “serbest piyasa ekonomisi”dir. Ekonomi ve siyasi işlerdeki dengesizlik, kararsızlık, ve keşmekeş; “Tanrı doğruyu yapar” ortaçağ kafasının açıkça kabülü; kendilerine itaat edenleri “ödüllendireceklerini,” etmeyenleri cezalandıracaklarını ilan ettikleri, modern çağımızdaki köle tacirlerinin pervasız açıklamaları; ve artık eskimiş “havuç ve sopa” siyaseti, bunların hepsi eski dünyanın doğrudan iflas ettiğine işaret ediyor. Içinde bulunduğumuz şartlar, Eski’nin artık gidip yerini Yeni’ye bırakmaya hazır olduğunu avaz avaz haykırıyor.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Somut şartların somut tahliline dayanan Marksist-Leninist partiler ve diğer ilerici güçler, bu kutsanmayan birliğin direk saldırılarını en önce hissediyorlar, ve onlar, karşı-devrime ve geri çekilmelere rağmen, günümüzün görevinin, devrim için öznel (subjektif-öznel) şartların hazırlanması olduğunu belirlemiştir. Dünyada, şu gün veya bu gün içinde, işçi sınıfı ve dünya halklarının savaşmadan geçirdiği, mücadele etmeden yaşadığı 1 saat bile geçmemektedir. Onlar, ileri kapitalist ülkelerde anti-sosyal saldırılara karşı bloğunun birliğini oluşturarak toplumun içinden doğarlar. Onlar protesto hareketlerine, parlemento-dışı mücadeleye, ayni zamanda toplumcu programının zaferini de ilk sıraya koyarak, militan bir şekilde, işçi sınıfı ve dostlarının burjuvaya karşı olan bir cephesi olarak, katılırlar. Onlar bütün zamanlarını, işçi sınıfının siyasi ve ideolojik seviyesinin yükselmesini sağlayarak, partilerini güçlendirme, sağlamlaştırma çabası ile geçirirler. Onlar demokratik yenileşme için, proleter demokrasisine doğru ileri bir adım olan, halkı bütün gelişmelerin tam odağına koyma yolunda, somut önerilerde bulunurlar. Onlar burjuvaziye teslimiyeti vaaz eden tasfiyeci baskıya karşı sürekli mücadele içindedirler ve böylece işçi sınıfının tam olarak bilinçli ve örgütlü olmalarını sağlarlar, onun devrimci isteğini kaybetme tehlikesini yokederler. Bütün ülkelerin ezilen halklarını ve proleteryanın mücadelelerini destekleyerek proleter enternasyonelizmini ilan ediyorlar. Onlar emperyalist saldırı ve müdahale hareketlerine karşı çıkarlar, ulusların ve halkların kendi bağımsız yollarını seçme haklarını savunurlar; bütün emperyalist tehditlere ve korkutmalara karşıdırlar. Onlar dünyanın tüm savaşan güçleri ile proleterya önderliğinde birlikler oluştururlar. Gelişen ülkelerde, bütün devrimci reformların, gerçek bağımsızlık için hareketi de içerecek şekilde, sınıf mücadelesinin proleter devrimi anlamında sürdürülmesini sağlayarak, mücadelelerin en önünde yer alırlar. Onlar, yeni sömürgecilik ve feodalizmin bütün kalıntılarını yoketme amacıyla, kapitalist sistemle mücadele ederler. Bütün gericiliğe karşı halkların geniş kitlelerini ve işçi sınıfının tek bir cephesini yaratmaya uğraşırlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Bütün ülkelerin işçi sınıfı, hep beraber, gericiliğin kutsanmamış birliğine karşı birleşik cephe oluşturur; emperyalizm ve gerici burjuvaziyi devirmek için her türlü desteği ve samimiyeti sağlar; hakları için savaşan halklar için yeni bir dünya yaratırlar. Onlar komünizm hayaletini, o, insan beyninin yarattığı hayal ürününü, dünya çapında sosyalizm ve komünizm mücadelesine dönüştürüyorlar.<br /><br /><br /><br />2. Eski ve Yeni<br /><br />Emperyalizm ve Gerici Burjuvazi, yeni, taze ve gençlik dolu olandan müthiş bir şekilde korkmaktadır. Bu korkusunu saklamak ve kokuşmuş özelliğini örtmek için de, sanki toplumun hastalıklarıyla başa çıkmaya kendilerini hasretmişler gibi bir tavır takınırlar. Bütün fikirlerini ve dünya görüşlerini sanki en ideal ve son şeklini almış gibi, artık onların ilerisinde başka bir şeye gerek yokmuş gibi sunarlar. Bununla, Marksist-Leninistleri ve ilerici güçlerin katledilmesini ve suçlanarak mahkum olmalarını tüm dünyanın en insanca ve doğal bir şey, “demokrasi” ve “insan haklarının” geçerli bir savunması olduğunu kabullenmesini beklerler. Ama bu işlemiyor. Dünya ve fikirler onların bitti artık dediği şekilde değiller. Hem dünya hem de fikirler değişim, gelişim ve hareket halindedirler. Bu yüzden, onların anlayışları ancak göreli olabilir. Insan dağarcığının mutlak olarak tanıdığı tek şey onun göreli özelliğidir. Mevcut fikirlerin ve zamanımızdaki dünyanın en son şeklini aldığını önermek gelişmeye hiç bir olasılık tanımamak demektir; bu da bilimle ve gerçeklerle uyumsuzdur.<br /><br />Insan dağarcığının Yeni’nin eski üzerine zaferini kurabilmesi için, bilginin sürekli bir şekilde güncelleştirilmesi gerekir. Ne dünya durağandır, ne de CPC(M-L)’in görüşleri durağandır. Onun düşünceleri ve fikirleri toplumun gelişmesine parallel olarak sürekli yenilenmektedir. Çağdaş dünyanın krizi öylesine temel ve geniştir ki, herşey yenilenme ve çağa uyma zorunluluğundadır. Ancak, bunlarin, Modern Komünizm derinlemesine kavranmaksızın, yapılması olanaksızdır. Burjuvazi ve partileri değişiklikten yana konuşuyorlar, fakat onlar bunu sadece kapitalist mevcut durumu devam ettirmek için yapıyorlar. CPC(M-L) ise, tüm düşüncesini, bakış açısını, genel çizgisini, ideolojisini, anayasasını ve politik programını Marksist-Leninist prensipler temelinde, meydana gelişen değişiklikler, özellikle de yakın geçmişimizdekilerle uyumlu olacak şekilde, geliştirmektedir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Devlet tekelci kapitalizmi ortaçağ düşüncesi ile temel ortak bir özelliğe sahiptir; toplumun ileriye doğru gelişmesini frenlemek. Ortaçağ dönemine benzer şekilde, üretim ilişkileri, onların gelen Yeni ile şiddete dayanan çatışmalara girmesine yol açmış, yine üretici güçlerin ileriye doğru gelişmesinde önem kazanmıştır. Bu aynı zamanda, siyasi gücün, halkın siyasi süreçten uzaklaştırılmış, azınlığın elinde yoğunlaşmış olduğu, eski siyasi üst yapıda da kendini göstermektedir.Üretici güçler, istenerek ve bilerek yıkıma tabi tutuluyor. Ortaçağcılar, davranışlarında, üretici güçlerin bu yıkıma sürüklenmesine, toplumun gelişmesini önlemelerine ideolojik kılıf da uydurmaktadırlar. Ideolojik saldırıların yanında, daha önce benzeri görülmemiş çapta, halkın hapishanelere doldurulması ve her çeşit silah da bu amaçla kullanılmaktadır.<br /><br /><br /><br /><br />Burjuvazi, ekonominin bütün sektörlerini, bir gecede yok edecek, yerine hiç bir şey koymamak üzere bir bilimsel ve teknoloji ortaya çıkardı. Eski iş yerleri, yerlerine yenilerinin yaratılmasına fırsat bırakılmadan, çok daha hızlı bir şekilde, yok ediliyorlar. En büyük yıkıcı etki de, kuvvet ve güç kullanma ile sermaye ve üretimin süregelmekte olan yoğunlaşmasının çok daha keskin rekabete yol açmasıdır. Bu bütün emek dünyasını, emek araçlarını, sermayenin sömürüsünün hedefi haline getirdi ve herşey bir keşmekeşin içine atıldı. Devlet tekelci kapitalizmin bu çok çarpıcı etkinliği üretici güçlere öyle zarar veriyor ki, her geçen gün kitlelerin daha büyük çoğunluğu, başka şeylerin yanında, iş güvenliği sorunu ile yüz yüzeyken, kitleler halinde her zamankinden daha büyük hızlarda işten atılıyorlar. Ekonominin ana sektörleri bir avuç tekelin ve sermayenin elindeyken, bütün toplumu, daha önce kendisinin yok ettiği, küçük endüstriye dönüştürüyor ve onları en güçlü ve nüfuzlu ticari kurumlara ve sermaye tekellerine ipotek ediyor. Devlet tekelci kapitalizmi, kooperatif örgütlerini, işçi sınıfının sendikalarından başlayarak, milyar-dolarlık şirketlere dönüştürdü; ve bu örgütlerin kaynaklarını ve emekli sandıklarını yine onları sömürmek için kullandı. Kooperatiflerden doğan çeşitli yaygın gelir kaynaklarını kendilerinin daha fazla genişleme faaliyetlerine aktardı, kooperatiflere zarar verdi. Bu yapı ve üst-yapıları , kendi üretim mekanizması temelinde tesis etti ve bu da emperyalistler arası ve tekeller arası en keskin çelişkilere yol açtı.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Böyle çelişkiler bütün dünyayı, insanlığın daha önce gördüğünün çok üstünde zararlara, kayıplara ve insan acılarına neden olacak bir çeşit felaketle tehdit etmektedir. Işte bu mekanizmanın içinden birbirleri ile uyumlu hale getirilmesi gereken yeni çıkarlar ortaya çıkmaktadır: bir bireyin kooperatifi ile ilişkilerindeki çıkarları ve birey ile kooperatif’in çıkarları ile toplumun genel çıkarları arasındaki ilişkiler. Bu ilişkilerin uyumlu hale getirilmesi yeni bir temel üzerinde yapılması gerekir ve yapılabilir. Herkesi dışlayan devlet mekanizmasının ta kendisi, şimdi artık, herkes tarafından fırlatılıp atılmalıdır. Bu dışlama kendiliğindenci bir şekilde olamaz. Bunun, tam olarak planlanarak, bilincli bir şekilde yapılması gerekir ki insanlığın çıkaracağı en iyi sonuca varsın. Bu, insanlığın, yeni üretici güçlerin gelişimini, daha önce hiç tanışmadığı bir zorbalık ve aman vermez şekliyle engelleyen bütün eski üretim ilişkilerine karşı, Yeni’nin en bilinçli, en düzenli ve en örgütlü ayaklanışı olacaktır.<br /><br /><br /><br />Üretim sürecinin sosyalleştirilmesi, yeni bir toplum yaratıp, doğal olarak üretim araçlarının sosyalleşmiş mülkiyetine yol açacaktır. Ama bunun yerine gerçekte olan, üretim araçlarının mülkiyeti, sermaye ve toprak, özel mülkiyeti halk kitlelerinin ulaşacağından daha uzağa itti ve giderek bir avuç azınlık gücün elinde toplandı. Buna ek olarak, üretim sürecinin sosyalleşmesi bile küçük endüstriyi, kontrat bazlı çalışmaya, evde iş yapma düzenlerine ve bunlara benzer başka iş alanlarına özendirilmesi ile, kendini koruma teşebbüsleri, kendisi ile uyumlu ideoloji ve değerlerinin dar kalıbında, etkisizleştirildi. Egotizm, menfaatçılık, kişisel girişimler ve dar kalıpçılığın diğer şekilleri devlet tekelci kapitalizmin ürünleridir. Çeşitli düzenlemeler, örneğin, kontrat bazlı çalışma, dışarıya iş verme, ve küçük işletmelere has bütün davranışlar, üretim sürecinin sosyalleşmesinin bile, kapitalist toplum içinde mantıklı bir sonuca götürülemeyeceğinin göstergeleridir. Hükümetler ve siyasetçiler, “küçük işletmelerin” iş yaratmanın motoru olduğunu, sevinerek, ilan edecek kadar ileri gidiyorlar. Aslında, bir çok kişiyi sosyalleştirme yolundan saptırarak kapitalist mevcut durumu savunma yoluna yönelten, sömürüyü daha da yoğunlaştıran, tekellerin elinde toplanmış olan, düzendir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Üretimin sosyal süreci ve dağıtımı, sosyalizmin objektif ihtiyaçlarının hazırlanmasını oluşturur, ve üretim araçlarının mülkiyetinin sosyalleştirmesi olmaksızın daha ileriye doğru gelişemez. Kapitalist mülkiyetçilik, mevcut sistem içinde, ekonomi ve toplumda şiddet ve keşmekeş yaratarak, bir engel rolü oynar. Bu şartlar altında, sorunları çözmeye olan en dar-kafalı ve huysuz yaklaşım, toplumun gelişmesi için sosyal mülkiyetin gelişmesinin gerekli olduğuna dikkat çekilerek, geniş-fikirli yaklaşımın yerine geçirilmektedir. Özel mülkiyetin toplum üzerindeki etkisi o derece acıdır ki, en masum ve samimi insanlar bile dar kalıpçılığın kurbanı olurlar ve “tarihin sonu geldi” ve “bilimin sonu geldi” gibi şeyleri söyleyerek onlarla birleşmektedirler. Ancak, eski ilişkilerin bazıları, bir çok yönlerden, tamamen yok olmuştur. Geri kalan da onlar gibi yok olacaktır. Üretim sürecinin sosyalleşmesi, artık üretim araçlarının mülkiyetini sosyalleştirmeden, daha ileri gidemeyeceği bir noktaya varmış bulunuyor.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Kapitalist üretim biçimi, kendisinin hakimiyetini, “küçük işletmeleri” ortadan kaldırma ve milyonlarca “küçük üreticileri” soyma temelinde, Marks’ın sözleri ile, “acımasız bir şiddetle, ve şefkatli özendirmelerle, en zalim, en kötü, en zavallı, en bencil şekilde” tesis etti. Ancak, bu aşamada bile, kapitalist üretim biçimi cılız endüstriyi, küçük doğrudan üreticileri yok etmeye devam edip, bunu biteviye tekrar eder. Bunun bir önceki dönemden farkı, bugün, bir zaman diliminde, sermayeyi doğrudan üreticileri, küçük endüstride bulunanları geliştiriyormuş gibi hareket edip, diğer bir zaman dilimde ise, küçük üreticileri ele geçirip, dünyadaki en büyük hilekarlıklarla hayata geçirdiği yoğun rekabetin birleşik bir parçası olarak, semeresini bütün toplum sırtından toplamasıdır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Mali sermayenin en gerici kesimlerinin yararına devam eden şiddet, günümüzün idare şekli olurken, bu kapitalistler ve hükümetleri kendilerini iş alanı yaratan, ve sistemlerini büyük çoğunluğun iyiliği ve mutluluğunun garantörü olarak gösteriyorlar. Onlar sendikaları, parlementer sistemi ve hatta parlemento-dışı muhalefeti amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanıyorlar. Bütün zaaflarını sadece “sağ-kanadı” değil, ayni zamanda “sol-kanadı” da destekleyerek örtmeye, işçi sınıfının çıkarlarını savunmak için yapılması gereken tüm şeyin, “emeği temsil eden” burjuva partisi veya partileri veya burjuvazinin etkisi altındaki diğer partiler olduğu görünümünü yaratıyorlar. Bu maske-üretimi, şimdilerde 50 yıllık geçmişe sahip olan Soğuk Savaş çerçevesinde hazırlanan liberallerle emek arasında birlik şeklini alır. Mali oligarsi, sadece liberaller ve Yeni demokratik partiler tarafından değil, ayni zamanda büyük işletmeler ve diğer kuruluşlar tarafından da beslene, liberal-emek birliği görünümünün dağıtılmasının, kendilerini çok açık bir şekilde ortaya çıkaracağının farkındadır. Dolayısiyle, çok inceden inceye arayıp, araştırarak, bütün görevleri, Liberal-Yeni Demokrat Parti görüntülerinin hayatta kalmasını sağlamak olan, kişileri başa getirirler.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Böylece, herşeye rağmen, bu sistemin, yapısı gereği, sebep olduğu şey Yeni’nin Eski’ye karşı olan en büyük ayaklanmasıdır. Yeni üretici güçler, gelişmeyi tıkayan, dar çerçeveli, bütün topluma bu şartları dayatan eski kapitalist ilişkilerin tümü ile çatışmaya ve karşı karşıya gelmeye devam ederler. Artık bu dev canavar, kendisinin siyasi rakibi olan yeni üretici güçlerin gazabından kurtulamayacaktır. Modern tekelci devlet kapitalist sisteminin şiddetine, ve anarşisine karşı, toplumun tamamının köleleştirilmesi durumu, toplumun en bilinçli, örgütlü, ve planlı etkinlikleri olarak ortaya çıkar. Kapitalizm “küçük endüstriyi,” kapitalist üretim biçiminin daha doğuşunun hemen ertesinde nasıl kolaylıkla dağıtmış ve yoketmişse, bu devasa ejderha, aşağılık hayvan, toplum için sağlıklı olan herşeyin düşmanı, sosyalist üretim biçimi ile ortadan kaldırılacaktır; üretim sürecinin toplumsallaştırılması, sosyalleşmiş üretim biçimi ile ve ona tabi olarak gelecektir. Sosyalleşmiş mülkiyet, işçi sınıfının ve tüm insanlığın kurtuluşunun şartıdır. Şu anda zayıf ve yardıma muhtaç gözüken şey, ortaçağdan sonra, insanlığın tanıdığı gelişmeye karşı en büyük engelin üstesinden gelecek ve onu yıkacaktır. Yeni olan herşeyi yok eden şey, yeni olan herşey tarafından yok edilecektir!]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:22:08 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,12,12#msg-12</guid>
<title>Modern Komunizm Bolum 1</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,12,12#msg-12</link><description><![CDATA[ <b><center class="bbcode">MODERN<br />KOMÜNİZM</center></b><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode">Kanada Komünist Partisi<br />(Marksist-Leninist)</center><br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode">HARDIAL BAINS</center><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode">YENİ TARİHSEL TEMEL SERİSİ – 1</center><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />C 1996, Hardial Bains<br /><br /><br />Baskı<br />Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)<br />171 Dalhousie Street, Ottawa, Ontario, Kanada K1N 7C7<br />Telefon:               (613) 241-7052         (613) 241-7052<br />e-Posta: <a href="mailto:&#99;&#112;&#99;&#45;&#109;&#108;&#64;&#102;&#111;&#120;&#46;&#110;&#115;&#116;&#110;&#46;&#99;&#97;">&#99;&#112;&#99;&#45;&#109;&#108;&#64;&#102;&#111;&#120;&#46;&#110;&#115;&#116;&#110;&#46;&#99;&#97;</a><br /><br /><br />Yayım<br />Ulusal Yayınlar Merkezi<br />P.O. Box 727, Adelaide Stn., Toronto, Ontario, Kanada M5C 2J8<br /><br /><br />Bütün hakları saklıdır. Bu kitabın hiç bir bölümü hiç bir araç ile veya hiç bir şekilde yayımcıdan yazılı izin alınmaksızın yeniden basılamaz.<br /><br />ISBN 0-920410-03-0<br /><br />Ederi: $5.00<br /><br />Kanada’da basılmıştır<br /><br /><br /><br />Türkçe’ye çeviren: Lenlin<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><b>Yayıncının Notu</b><br /><br />Hardial Bains tarafından yazılan Modern Komünizm, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist) kitabı Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist) (CPC(M-L) ) tüm parti organizasyonu içinde tartışmaya açılmış ve bu tartışmaların sonucu olarak kendisine gönderilen bir çok önerileriler dikkate alan yazar tarafından son şekline getirilmiştir. Kitap, Parti’nin Merkez Komitesi’nin aldığı kararla, halkı, Modern Komünizm, CPC(M-L)’nin siyaseti ve çalışmaları hakkında bilgilendirilmek, ve bu konularda kamuoyunda tartışma zemini yaratmak amacıyla bastırılmıştır. Kitap, dünya için belirleyici olan bu zaman diliminde, tarihi gelişmenin ortaya çıktığı sırada, CPC(M-L)’nin bakış acısını, genel siyasi çizgisini, çalışma platformunu ve çalışmalarını yansıtmaktadır.<br /><br /><br />Merkez Komitesi<br />Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)<br />Ottawa, 25 Eylül 1996<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><b>İçindekiler</b><br /><br /><br />7 Giriş<br /><br />27 Komünizm Hayaleti<br /><br />43 Eski ve Yeni<br /><br />57 Modern Komünizm ve Kanada Toplumu<br /><br />69 Kanada Komünist Partisi<br />(Marksist-Leninist)<br /><br />83 Parti’nin Manifestosu<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><b><center class="bbcode">Giriş</center></b><br /><br /><br />“Ilgili çevreler” göz önüne alındığında, Kanada ve Uluslararası alanda incelenmesi yapılmamış en başta gelen iki konu, Modern Komünizm ve Komünist Parti konularıdır. Bir çok ülkedeki resmi çevrenin, Modern Komünizm ve Komünist Parti hakkında yazdıklarının, gerçekte onların ne oldukları ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bunun böyle olması, bu konuların içeriğinden değil, esas olarak iki ana faktörden dolayıdır:<br /><br /><br /><br />(1.faktör) Soğuk savaş ve iki-kutuplu dünya yapısına son veren eski Sovyetler Birliğinin çöküşünden beri, ABD emperyalizminin başı çektiği, Modern Komünizm ve Komünist Parti’ye karşı saldırıların artmış olmasıdır. Bu saldırıların amacı, toplumsal gelişmenin önümüzdeki aşamasını, yeniyi ve tazeliği temsil eden Komünist Parti ve Modern Komünizm’i ve bu toplumsal gelişmeyi ne pahasına olursa olsun önlemeye yöneliktir.<br /><br /><br /><br /><br />(2. faktör) Kanada’yı da içine alan bir çok ülkedeki mevcut siyasi sistemlerin, gittikçe yoğunlaşan ekonomik gücün ve buna parallel olarak, siyasi hakimiyetin de giderek hakim sınıfların daha az sayıda kesiminin elinde toplanması temelinde gelişmesidir. Siyasi ve ekonomik gücün bu şekilde yoğunlaşması kendisini, kendi içinde gerici eğilimli olan, Keyfi Idare, ve halkın, ülkenin siyasi ve ekonomik yaşantısından giderek daha çok uzaklaştırılması şeklinde, göstermektedir. Bu durum, muazzam bir yalan ve yanlış furyası seklinde one surulen, “demokrasi,” “aile değerleri” ve toplumsal sorumluluklar kampanyaları ile de sıkı sıkıya bağlıdır.<br /><br /><br /><br />Her biri belirli tekelci çıkarları temsil eden, ve yönetimi elinde tutan tabakayı oluşturan kliklerin her biri, siyasi gücün kontrolunu kendi ellerinde geçirmek için birbirleri ile kıyasıya bir savaş içindedirler. Bunlara ait çeşitli siyasi partiler görülmemiş derecede işbirlikçi, kendilerinden başkasını düşünmeyen ve diğerlerine karşı düşmanca tavır içindedirler. Resmi olarak kayıtlı olan diğer partilere göre küçük bir azınlık olmalarına rağmen, system, diğer partileri kıpırdayamaz durumda tutarken, bu azınlık partilerine ülkenin ana siyasi hayatında en büyük önemi vermektedir. Bu, 19ncu yüzyıl anlayışında olan siyasi sürecin iflasının bir göstergesidir. Bu siyasi süreç artık zamanımızın iflah olmaz bir şekilde gerisinde kalmıştır. Yönetim gücünün tekelleştirilmesi, Kanada’da olduğu gibi, halkı yönetimden uzak tutmaya çalışan bu hakim tabakaların, ne olursa onu kabule zorlayan anti-demokratik karakterini de yansıtmaktadır. Onlar, kendi klik çıkarlarına hizmet etmek üzere devlet mekanizmasının ve devlet hazinesinin kontrolunu ele geçirmek için birbirleri ile kıyasıya savaşırlarken, ülkeyi yokedici bir iç savaşa sürüklemeyi bile göze almaktan çekinmemektedirler.<br /><br /><br />Dünya halklarının yönetime gelmesinin önüne geçmek üzere, dünyanın çeşitli yerlerinde yönetimlere müdahale etmek için muazzam kaynaklar harcanmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Örgütü’nden Papa’ya kadar, dünya hakimiyetinin en yüksek kademeleri, bağış örgütleri, çokuluslu örgütler ve şansölyelerin hepsi halkın kendi gücünü tesis etmesine karşı, bu gelmiş geçmiş en büyük saldırıda birleşmişlerdir. Onlarin amaçları, halkların kendi bağımsızlıklarını kurmalarını, insanların, tarihteki ana platforma sahip olmalarını durdurmaktır.<br /><br /><br />Dünya burjuvazisi henüz kapitalist çağı tamamlama ve onu aşmada kendisini olgunlaştırmamıştır. Bu nedenle, proleter devrimine karşı tüm önlemleri almakta, emperyalizm çağını muhafaza etmeye çalışmaktadır. Fakat, proleter devrimi, bu çağın; emperyalizm ve proleter devrimleri çağının, ayrılmaz bir parçasıdır. Bu çağda, ya emperyalizm ya da proleter devrimi muzaffer olacaktır; ana eğilim, proleter devriminin muzaffer olacağını göstermektedir. Modern Komünizm ve Komünist Parti, proleter devriminde, dünya üzerindeki özel mülkiyet cennetlerini yok edecek ve sınıfsız toplum çağını yaratacak mücadeleyi gören gerici burjuvazi ve emperyalizm için en büyük tehditi oluşturmaktadır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Sosyalizm ve Komünizm’i oluşturan bilgi birikimi, Karl Marx’in zamanından beri bilimsel olarak iyi çalışılmış konular olduğunu göstermesine rağmen, hem ülkemizde, hem de uluslararası platformda, halen yabancı ve bilinemeyen olarak kalmaktadır. Benzer şekilde, resmi olarak kayıtlı partilerin çoğu “ek partiler” olarak anılmakta ve ideolojileri ve siyasi programları “geçersiz” sayılmaktadır. Sistem içindeki varlıklarına ise “demokrasinin bir ispatı” olarak izin verilmektedir. Onları resmen, göstermelik olarak tanıyan bu demokratik süreç, aslında onları güçsüz bırakmakta, ve siyasi alanda gelişmelerine olanak vermemektedir. Onlar bu süreç içinde tamamen gözardı edilmekte, sanki birer ne idüğü belirsiz partilermiş gibi ‘adi klişelere’ indirgenmektedirler.<br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm ve Komünist Parti hakkında söyledikleri öylesine önyargılı ve yanlış ki, o söylediklerinin gerçekte onların ne oldukları, Kanada veya uluslararası platformda nasıl bir yer kapladıkları, ve zamanımızda oynadıkları rol ile uzaktan yakından hiç bir ilgisi yoktur. Bu akımların Modern Komünizm, Komünist Parti ve bütün diğer siyasi ve ideolojik hareketleri yeterince incelememesinin bir nedeni var tabii ki. Bu sebep, işçi sınıfının ve geniş halk kitlelerinin, bütün siyasetler ve ideolojiler üzerine neden eğitilmedikleri, neden eğitim olanakları sağlanmadığı ile benzerlik gösteriyor. Kısaca değinmek gerekirse, eğer haklar Modern Komünizm ve Komünist Parti’nin içeriğini, özünü anlayacak olurlarsa, toplumda nelerin olup bittiğini anlayacakları temel bilgileri almış olacaklar; bütün siyasi partilerin neyi temsil ettiklerini bilecekler ve bütün koşullar altında kendi yollarını bulabileceklerdir.<br /><br /><br /><br /><br />Ekonomik krizin siyasi içeriği üzerinde kendisini gösteren temel bir siyasi kriz oluşmaktadır. Ekonomik krizin nedeni toplumsallaşmış üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki özel karakterde olan çelişkidir. Kapitalizmin bütün kendi iç hastalıkları olan işsizlik, fakirlik, artan sömürü, fazla üretimden kaynaklanan ve sürekli patlak veren krizler bu temel çelişkinin dışa vurulmasıdır.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Burjuvazi, 19ncu yüzyılın geride kalmış siyasi kurumları ile, imparatorluklar kurma amaçli gücünü elinden bırakmamaya ona sarılmaya devam etmek istiyor. Halklar bağımsızlıklarını ve karar-verme güçlerini kendi ellerine ne derece almak için uğraşırsa, burjuvazi de hakimiyetini korumak için o derece gerici ve bağnaz olmaktadır. Mali oligarşi, medya çarları, hükümetler, büyük sendika ağaları ve onların etkisi altındaki diğer tabakalar, burjuva diktatörlüğünü sürdürmek, imtiyaz ve güçlerine koruma ve arttırma çabası içinde; siyasi partileri, siyasetçileri ve siyasi kurumları halkın gözünden tamamen düşürme yoluna saparak; siyaseti ve ideolojiyi o yolla halka sunmaya çalışıyorlar. Siyasi tartışmalar, ipe sapa gelmez yol ve saptırmaları kullanan hakim sınıfın klikleri arasında ahlaksızbir güç kazanma mücadelesi haline gelirken; halkın bu süreç içinde “oy deposu” olmaktan başka hiç bir rolü yoktur.<br /><br /><br /><br /><br />Bunların “çalışma şekli,” toplumun, kapitalizm’den sosyalizm’e ve oradan komünizm’e gelişmesine katkıda bulunabilecek herşeyi halkın gözünden düşürmektir. Modern Komünizm ve Komünist Parti hakkında sanki uzmanmış gibi konuşurlar, ama temcit plavı gibi tek söyledikleri, bunların kayda değer konular olmadığını ileri sürmektir! Bunu yaparken de bu konuları esrarengizleştirmeyi, yanlış ve yalan bilgi vermeyi araç olarak kullanıyorlar. Çoğunluğu oluşturan diğer partileri, ‘azınlık partiler’ olarak dikkate değer saymamaları ile bu partilerin liderlerinin ve görüşlerinin halk tarafından pek bilinmediğini iddia ediyorlar.<br /><br /><br /><br />Emperyalizm ve burjuvazi, diktatörlüğünü ne kadar sağlamlaştırmaya çalışır ve ne kadar daha bağnaz hale gelirse, demokrasilerinin de o derece reklamını yapar, “adil ve serbest seçimlerden,” hukukun üstünlüğünden, ve insan haklarından da o derece fazla bahseder. Bu oyun alanı ne derece inişli çıkışlıysa, seçmenler de o derece büyük çoğunlukla, oylarını neden o yada bu parti’ye verdiklerini açıklamakta zorluk çekerler. Işte tam bu anlamda, Modern Komünizm ve Komünist Parti’nin gerçek bir güç olduğunu anlayan halkın sayısı hiç de az değildir. Onlar, bu konuları ciddiyetle ele alırlar, doğa ve toplum sorunlarını çözme uğraşılarında, Modern Komünizm’in sonuçlarını titizlikle uygularlar; hatta Komünist Parti’ye bile katılabilirler. Işte bu yüzden de, bu halk unsurları, ya işlerinden atılma, ya gözden düşürme veya her iki durumda da ahlaksızca saldırılara sıkça hedef olurlar.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Komünistlere olan sempatilerini ifade eden sosyalist sistemler, hükümet ve devletler de benzer şekilde saldırılara maruz kalırlar. ABD emperyalizminin Küba Cumhuriyeti’ni ve dünyanın başka yerlerindeki bazı diğer devletleri yıkmak için uyguladıkları resmi kampanya bunun bir örneğidir. Modern Komünizm ve Komünist Parti konularını araştıranlara karşı sürekli olarak baskı ve terör atmosferi yaratılmaktadır. Halkın, içinde yaşadığı toplumla ilgili gerçek bilgileri almamasina ve toplumu değiştirme etkinliklerine katılmaları aktif bir şekilde engellenmeye çalışılmaktadır. Modern Komünizm ve Komünist Parti konularında ciddi bir tartışma ve araştırma yapmak, toplumdaki herşeye, bütün siyasi güçlere ve modern hayatın diğer yanlarına berrak, kolay anlaşılır bir açıklama getirecektir. Işte, emperyalizm ve gerici burjuvazinin şiddetle karşı çıktığı da, bu berraklıktır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm günümüzdeki mücadeleye dayanarak, ileriye gidiş yollarını bulmaya, toplumun gelişmesi için gereken yolu açmaya çalışır. Emperyalizm ve gerici burjuvazi ise, bunun tam da tersine, liberal demokrasinin, insanlığın yaratacağı en son ve mükemmel sistem olduğunu ilanederek, top yekün ideolojik iflaslarını açıkladılar. Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist) (CPC(M-L)), çağdaş şartların incelenmesine ve bu şartların tarihsel gelişimini temel alarak, böylesine gerici bir bakış açısını sadece mahkum edebilir. Toplumsal sistemler belirli tarihsel aşamalarda ortaya çıkarlar ve ayni başka şeyler gibi yok olurlar. Kapitalist sistemin, gelişmenin bu yasasına uymama ayrıcalığı diye bir şey yoktur, ve yerini kesinlikle sosyalizm’e bırakacaktır. Kapitalizm, üretimin toplumsal bir süreç haline gelmesi ve modern işçi sınıfının oluşması gibi, sosyalizmi inşa etmek için gereken bütün nesnel içeriğe sahiptir. Kapitalist toplum, üretim sürecinin ve üretim araçlarının mülkiyeti’nin toplumsallaştırılacağı bir sisteme gebedir. Ancak, öznel şartlar, Marksizm-Leninizm’in silahı ve Komünist Parti, halkın ileri kesiminden oluşan devrimci örgütlenme, nesnel şartların gerisindedir. Işte, emperyalizm ve gerici burjuvazinin de tüm gücünü ve hertürlü aracı kullanarak zorla geciktirmeye, sarsmaya, ve yoketmeye çalıştığı bu gerekli öznel unsurlardır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Emperyalizm ve gerici burjuvazi Modern Komünizm ve Komünist Partiyi reddetmiyor – onlar hakkında yalan yanlış bilgi yayıyor. Zamanımızdaki mücadelenin özelliğini Yeni ile Eski arasında bir mücadele olarak degil de, “totelitercilik”e eşitledikleri “komünizm” ile “demokrasi” arasında bir mücadele olarak koyuyorlar. Bunu, halkın dikkatini, burjuva diktatörlüğünün gerçek yüzünden uzaklaştırmak amacıyla yapıyorlar. Bunu, demokrasi ile komünizm’in bir birine zıt, ve hiç bir ortak yanı olmadığına inandırmak için yapıyorlar.<br /><br /><br />Liberal demokrasiyi toplumsal gelişmenin en son biçimi, orta yol ve altın bir araç olarak sunarak; emperyalizm ve gerici burjuvazi, hegemonyasını bütün dünya uzerinde uygulamaya ve kurmaya çalışıyor. Ama gerçek şu ki, toplumsal gelişme halen, toplumun gelişmesinin, --temelini insanın insan tarafından sömürülmesi oluşturan, zamanımızdaki aşamasından, sömürünün ve sömüren sınıfların yokedildiği daha üst düzeydekine doğru gittiğini göstermektedir. Toplumsal gelişmenin “komünizm”in yokedilerek “demokrasi”ye doğru, veya aksi yöne gittiğini iddia etmek bir saçmalıktır. Toplumsal gelişmenin liberal demokrasi’ye doğru olduğunu savunmak da aynı ölçüde saçmalıktır: 19ncu yuzyılın imparatorluklar devri ile uyumlu olarak zamanımıza kadar gelen tek şey, Yeni’ye varmak için mücadeleyi sürdürme eylemidir. Işte sorun da tam burada: eski sömürgecilik ve imparatorluk doktrininin varlığının sürdürülmesi. Sistemlerini, proleterlerin ve tüm ülkelerdeki halkların amaç ve ihtiyaçları doğrultusunda kuran dünya halkları, sömürgecilik çağını çok önceleri ortadan kaldırdı. Liberal demokrasinin varlığını sürdürmesini bırakın, yeni bir şey ileri sürmesi bile onun sömürgeci özü nedeniyle olanaksızdır. Liberal demokrasi, çağımızın ihtiyaçlarının dışında ve onların gerisindedir. Insanlığın gelişiminin bu safhasında Liberal demokrasi üzerinde ısrar etmek baştan sona gerici olmak demektir.<br /><br /><br /><br />Demokrasi, genel anlamda, sınıflı toplumun bir özelliğidir; demokrasinin aldığı şekiller, belirli sınıfların toplumda varlığına bağlı olarak ortaya çıkar veya yok olurlar. Örneğin, Eski Yunan demokrasisi, köleci sistem üzerine kuruluydu ve üzerine kurulu olduğu sınıflı toplum ile ortaya çıktı ve yok oldu. Diğer bir deyişle, demokrasi, sınıflı toplumun siyasi bir özelliğidir; burjuvazinin iddia ettiği gibi, sınıfların üzerinde olamaz. Burjuvazi feodalizmi yıkıp, kendine özel bir demokrasi kurdu; bu demokraside siyasi güç, özel mülkiyetin savunulması temeline dayanıyordu. Üretim araçlarına sahip olmak burjuva toplumunun temelini oluşturur. Liberal demokrasi eski sömürgecilik ve imparatorluk-aşaması ile uygun düşüyordu; ve sömürgecilik çağında, bütün dünyada, Avrupa modeli modasına uyarak, modern ulus-devletler kurulmasına zemin hazırladı. Kapitalizm, tekelci kapitalizme ulaşır ulaşmaz, burjuvazinin bir kesimi ile başka bir kesimi arasındaki liberalizmin bütün izleri, yerini, öldürücü bir rekabete – pazarlar, sermaye ihracı için bölgeler, ucuz iş gücü ve yeraltı kaynakları üzerine hakimiyet kurma mücadelesine bıraktı.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Sosyal demokrasi de kapitalizm içinde bir yer ve zamana sahiptir. Onun varlığı da tum burjuva sınıfın iktidarda olduğu, devlet sektörünü, kamu alanını çıkarlarını geliştirmek için ele geçirdiği sistemle uyumludur. Sosyal demokrasi burjuvaziyi iflah olmaz, kaçınılmaz sonundan kurtarmak için ortaya çıktı. Sosyal demokrasi burjuva hakimiyetinin bir şeklidir ve mümkün olan heryerde, burjuva kesimler arasında veya burjuva kesimlerle işçi sınıfı arasındaki sınıf çelişkilerini, onların tüm yükünü işçi sınıfı üzerine yıkarak çözmeye çalışır. Bir kriz esnasında, özellikle de işçi sınıfının ayaklanması veya halkın başkaldırması ile oluşan krizlerde, bu sınıf çelişkilerini çözmekte zorlandığında ya da çözemediğinde, her zaman, ülke içinde faşizme, ve ülke dışında da savaş ve saldırıya başvurur. Kapitalistlerin sınıf çıkarlarından arınmış, sözüm ona “insancıl” veya “kötünün daha az kötüsü” olan, zararsız bir burjuva demokrasisi diye bir şey yoktur.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Işçi sınıfının kendi demokrasi şekli vardır; bu demokraside, toplumun temelini toplumsallaştırılmış mülkiyet oluşturur ve siyasi güç onun üzerine kuruludur. Buna proleter demokrasisi denir ve 19ncu yüzyılda 1917 Büyük Ekim Devrimi ile oluşmuştur. Kapitalist ve Sosyalist sistem, burjuva demokrasisi ile proleter demokrasisi arasındaki mücadele, çağımızın ara vermeden süren köklü bir özelliğidir. Burjuva demokrasisi, zamanımızın gerekleri karşısında, kaybetme korkusu ile iktidara sarıldıkça, gittikçe geçerliliğini kaybetmektedir. Onun yapısındaki gerici siyasi süreç halkı bir kenara itmekte ve onu yönetimde söz sahibi olmaktan uzak tutmaktadır. Burjuva demokrasisi içindeki siyasi partilerin rolü burjuva siyasi iktidarının muhafaza edilmesidir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Seçim sistemleri, bujuvazi’nin halk üzerindeki diktatörlüğünü sürdürmek için her zamankinden daha gerici ve seçmen haklarını azaltan yöntemlerle reformlara uğratılır, bu da halk için adaletin yerleşmesi ve gelişmesini engelleyen ve toplumda çok daha büyük felaketlere yol açan sonuçlar doğurur, barışın oluşmasını ve devamını, sosyal çevre ve sağlıklı doğal gelişmenin önünde engel yaratır. Burjuvazi, bütün varlığını toplumun gelişmesinin önünü kapatmaya borçludur ve bu gelişmeyi engellemek onun icin ölüm kalım meselesidir. Demokrasisinin artık geçerliliğini yitirdiği, zamanını doldurduğu gerçeğini bir kez kabullendiğinde, kendi sonunun da geldiğini de kabul etmek zorunda kalacaktır; o yüzden, bunu da hiç bir zaman yapmaz. Aksine, geçerli hiç bir anlamı olmayan soyut demokrasi’ye, alkış tutar. Toplumu ortaçağ düzenine geri döndürmeye zorlar, sermayeyi, toprağın ve toplumun yeni efendisi olma bağlarıyla sarar, bütün toplumu kendisinin alt tabaka takipçisi haline getirir; ancak toplumun kapitalizm’den sosyalizm’e gelişmesini kabullenmez.<br /><br /><br /><br />Toplumu bir düzeyden daha yüksek bir düzeye götüren her büyük devrim sonucunda, sübjektif durumu da etkileyen belirli objektif değişiklikler oluşur. Bu değişikliklerin bazıları geri döndürülemez bir şekilde meydana gelir. Bugün gözlediğimiz, geriye dönüşe zorlanma, kapitalizmin feodalizm üzerine gelişmesi ile kazanılan, yeni olan, yada günümüze kadar başarılmış herşeyin, sanki kaybedilmiş olduğu izlenimini verebilir; bu izlenim gerçekten çok uzaktır. Ne tarihsel görevi sosyalizmi inşa etmek olan işçi sınıfı ortadan kalkmıştır, ne de Yeni’yi temsil eden objektif ve subjektif dünyanın bir çok özelliklerinden yoksundur. Kapitalizmin parazit haline geldiği ve toplumu geliştiren özelliğini yitirdiği aşama olan tekelci kapitalizm aşamasına girildiğinden beri, yani artık iktidardan devrilmesinin şartlarının oluştuğu, gericileştiği zamandan beri geçen son yüz yıl içindeki gelişmeler, özellikle 1917 Büyük ekim Devrimi’nin sonuçları ile oluşan gelişmeler, açık bir şekilde Eski’nin yerine Yeni’nin konulmasında bazı engellere işaret etmektedir. Marksizm-Leninizm ve onu düşüncelerine kılavuz edinmiş olan politik partilerin varlığı, bugünkü görevi, günümüze kadar kazanılmış olan tarihsel başarıları tarihsel zaferler haline getirecek olan Yeni’nin en önemli iki ürünüdür.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Eski sömürgecilik artık çöktü. Hemen hemen bütün ülkeler resmen bağımsızlıklarını kazandılar. Ezilen halklar ve uluslar yeni-sömürgeciliğe ve ulusal zülme ve köleliğe karşı savaşmaktalar. Işçi sınıfı, görevleri arasında, insanın insan tarafından sömürüsünü yok etmeyi, sosyalizmi kurmayı ve ücretli köleliği kaldırmayı en baş sıraya koymuş bulunuyor. Halk sosyal ve doğal çevrenin insanca olmasını ve böylece de köleliğin ve ırkçılığın bütün biçimlerinin ve istemlerinin, ve bunlardan doğacak her türlü tehlike’nin de yok edilmesini talep ediyor. Yeni’nin gücü öylesine büyük ki, en gerici ve çürümüş kesimler bile kendilerini reform hatta devrim maskeleri altında saklamaya çalışıyorlar. Hatta eski Sovyetler Birliği’ndeki ve eski halk cumhuriyetleri’ndeki karşı-devrimler bile devrim olarak adlandırılıyorlar. Kanada’da, Ontario’daki Harris’in toplum-dusmani saldırısı bile “genel anlamda devrim” olarak anıldı ve Reform Parti’sinin gerici platformunun devrimci olduğu ve “yeni bir başlangıc” olduğu belirtildi.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Sınıf çatışmalarını emperyalizm ve gerici burjuvazi adına uzlaştırma eğilimindeki sözde-sosyalizm ve sosyal demokrasi’yi de içine alan 20nci yüzyıldaki bütün sosyal gelişmeler sosyalist toplumun oluşturulması gerektiğine işaret ediyor. Toplumun tabanında, yükselen, bütün zamanların en üretken gücü ve yeni olan işçi sınıfı bulunmaktadır. Bu dinamik ve yeni olan gücü sömüren ve ezen, ve onun dünyadaki gelişme için uygun rolü oynamasına müsade etmeyen siyasi gücü ile eski üretim ilişkilerini muhafaza eden ise kapitalist sınıftır. Eski ile Yeni arasındaki mücadele açıkça meydandadır; bu mücadele başta kapitalist sınıf olmak üzere sömürenler ve başta işçi sınıfı olmak üzere ezilenler arasındadır. Bu mücadelenin sonuçlanması ile, bu siyasi güç için yapılan savaş – ve onu takipeden toplumsallaştırılmış üretim güçleri ile ahenkli hale gelmiş olan yeni üretim ilişkileri—sosyalizme yol açar ve ondan sonra da komünizme giden yolu gösterir. Toplumun bu aşaması yok sayılamaz; dünya halklarının başarma azminde oldukları işte bu sistemdir. Insanlar, gelecekte bu kapitalist sistemden bir kazanç sağlama gibi gizli bir beklenti ve amaçları yoksa, bu nefreti, bu sınıf farklarını, bu sürekli savaş ve yabancılaşma tehditini ne diye sona erdirmek istemesinler? Kapitalistlerin Modern Komünizm’i yok etme arzularının nedeni, aslında ortaçağ sistemi üzerine sağlanan başarılarla oluşan bütün toplumsal gelişmeleri geri çevirmektir; onun isteği bu başarının zafere dönüşmesinin (geri getirilemez hale gelmesinin) önünü tıkamaktır. Kapitalist çağ feodal çağın bir çok özelliklerini muhafaza etmektedir. Hatta, eşitlik anlayışını, ortaçağ zamanından kalma, imtiyazlar temelinde, bazılarının diğerlerinden daha çok “hakları” olur anlayisi ile, hakim kılmaya çalışmaktadır. Miras hukuku, sosyal statü ve mülkiyetin kan-bağı temelinde yoğunlaşması, “mesleğin” gelecek nesillere geçmesi, ve imtiyazların toplumun üstünde olan üstün bir tabakaya verilmesi, bunların hepsi halen artık geri dönülmez bir biçimde yok edilmesi gereken orta çağa ait unsurlardır. Burjuvazi, bu imtiyazlarını ve iktidarını korumak, önündeki ilerici engellerin tümünü, sonuçları ne kadar şiddetli ve yok edici olursa olsun ortaya çıkar çıkmaz yok etmek için ölüm-kalım mücadelesi vermektedir.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Dünya iki muazzam çağdan geçmiştir: ilkel sınıfsız toplum ve sınıflı toplum. Şimdi de gelecek aşama için hazır haldedir: toplumsal olarak en gelişmiş, en modern bilim, teknoloji ve düşünce sistemi temelinde oluşacak olan sınıfsız bir toplum. Bu gelişmenin uyduğu yasalar ve özellikle üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiler, sınıfsız toplumun oluşturulması için önkoşul olarak, kapitalist toplumun yıkılması gerektiğini ortaya koymaktadır.<br /><br /><br /><br />Kapitalizmin, son aşamasında çok daha belirgin hale gelen özelliği, şiddet yoluyla gelişmesidir. Kapitalist toplum, kendi güçlerini arttıracak olanlarla, onu ne pahasına olursa olsun reform etmeyi isteyenler tarafından ümitsizce yönetilmektedir. Toplumun yolunu gelişmeye açacak önerileri ne olursa olsun göz önüne almayı bile reddetmesi, yönetime sahip olan tabakanın karşı-devrimci ve pervasız yüzünü ortaya çıkarmaktadır. Insanın gelişiminin en gerekli unsurları – eğitim, sağlık, iş, halkın iyi yaşam koşulları – artık çok uzun zamandan beri halkı aldatmaya yönelik birer araç haline getirilmişlerdir. Bencillik, her işin başında en büyük kapitalist karların peşinden gitme tek taraflılığı, halkın ikinci sınıf vatandaşlığa indirgenmesi, ve bütün yeraltı zenginliklerinin ve tüm ulus da dahil olmak üzere, diğer tüm kaynakların bu amaca odaklanması dünya çapında duyulan savaş naralarında kendisini göstermektedir.<br /><br /><br />Onu bir başka “araç,” bir “alternatif,” veya bunlara benzer bir şey olarak görmesine ragmen, Modern Komünizm toplumun gelişerek varmakta olduğu aşamayi hedef olarak göstermediği sürece, burjuvazinin hazmedemeyeceği bir şeydir. Burjuvazi, Marksizm’in, bilerek ve işteyerek, gerçek hayatla hiç alakası olmayan bir dogma, basit bir fikirmiş gibi ele alınmasını ister.<br /><br /><br />Modern Komünizm, tam da doğası gereği, insanlığın ve hammadde kaynaklarının örgütlenmesinin en gelişmiş sistemidir. O, bütün insanlığın ve işçi sınıfının nihai kurtuluşunun objektif ve subjektif şartıdır. Ancak, burjuvazi, Modern Komünizm’i devrimci özünü boşaltıp onu zararsız hale getirmek amacıyla, bilerek ve isteyerek, bir araç, veya bir çeşit sözde-sosyalizm veya sosyal demokrasi olarak gösteriyor. Modern Komünizm’den bazı sapmalara karşı keskin ve acımasız bir ideolojik mücadele ortaya çıkmıstır. Bu mücadele liberalizm ve sosyal demokrasi tarafından beslenen bütün sapmalara yöneltilmiştir; bu sapmalara göre, kapitalizmde yapılacak bazı değişiklikler objektif durumu ve kapitalizmin temel yasalarını değiştirmek için yeterlidir.<br /><br /><br /><br /><br /><br />Ekonomik system, üretim ile tüketim arasındaki uyumsuzluklarin ciddi izlerini göstermeye devam ededururken, ve sözde-işsizliğin önlenmesi saglanırken, şirketleri tek tek maksimum karı yapmaya gore düzenleme tedbirleri alınmaktadır. Buna paralel olarak da, büyük işçi sendika ağaları, başarı şansları azalmasına rağmen, büyük muzaffer kapitalistlerin ve hükümetin çıkarları doğrultusunda anlaşma sağlayarak, devleti güçlendirme teşebbüslerinde bulunmaktadırlar. Bu teşebbüsler, toplumdaki kişilere, kooperatiflerine ve toplumun kendi genel çıkarlarına büyük zararlar vermektedir. Hükümetler tarafından bir çok devlet seviyesinde başlatılan, topluma-karşı saldırıların bir parçası olarak, büyük iş sahipleri arasında yeni bir işbirliğinin oluşturulması teşebbüsü de gelişiyor. Ancak, bu, siyasi düşünce farklılıklarını “yasa ve düzen” sorunlarına dönüştüren ve günlük emir ve direktiflerle iktidarını sürdüren burjuvazinin gerici özelliklerini gittikçe daha çok dışa vuruyor ve belirgin hale getiriyor.<br /><br /><br /><br /><br />Tekelci kapitalistler, ekonominin sosyalist planlamasına karşı olmalarına rağmen, devleti kendilerine ait risklere girmesi için kullanıyorlar. Bu da mali oligarşinin kendine hizmet eden düzenini ve ideolojisinin sığlığını açığa çıkartıyor. Tekelci kapitalistler, kendi işlerinde ve kamu hizmetlerinde planlamanın gerekliliğini anlamalarına rağmen, halkın, tüm toplum ve ekonominin plansızlıktan ve krizlerden kurtulması için böyle bir plan yapmasına ve uygulamasına katılmasına korkunç bir şekilde karşı çıkıyorlar.<br /><br /><br />Işçiler, kadınlar, gençlik ve öğrenciler kendi doğrudan tecrübeleri ile, devletin kendilerine karşı nasıl kullanıldığını görebilirler. Eğer devlet, büyük şirketler, büyük sendika ağaları ve hükümetler yararına planlı ekonomi uygulaması yapabiliyorsa, ne diye işçi sınıfı ve geniş halk kitleleri adına bunu yapamasın? Işte bunun esas nedeni, burjuvazinin, kendi çıkarlarına uygun örgütlediği bir organizasyon olan devleti, işçi sınıfının, kendi çıkarları ve halkın gerkesinimleri için kullanamayacak olmasıdır. Işçi sınıfı kendi devletini kurmak ve kendi organizasyonunu yapmak zorundadır. Buna ek olarak, işçi sınıfı, eger toplumun tabanındaki çelişkilerin çözülmesi gerekiyorsa, toplumsal bir karakteri olacak olan kendi planlamasını kendisi hayata geçirmelidir. Bu şartlar altında, Modern Komünizm’in çok iyi anlaşılması ve Marksist-Leninist Komünist Parti’nin inşa edilmesi en acil görevlerden biri haline gelir.<br /><br /><br /><br />Modern Komünizm bütün insanlığın ve işçi sınıfının tam olarak kurtuluşunun şartıdır. Komünist Parti, devrim yoluyla kurulacak Modern Komünizm’in şartını oluşturma yolunda en bilinçli ve en önemli sübjektif araçtır. Modern Komünizm’in şartı sağlandığında ve tam olarak sınıfsız toplum oluşturulduğunda, Komünist Parti, sınıflı toplum ve sınıflar nedeniyle varlığını sürdüren bütün kurumları, devlet de dahil olmak üzere, amaçlarının sonuna gelmiş olacaklar ve varlıkları sona erecektir.<br /><br /><br /><br /><br />Modern Komünizm’in kurucusu, Karl Marx, kapitalist toplumun gelişme yasasını, artı-değer kuramını açıkladı. O, toplumların gelişiminin genel yasasını, diyalektik ve tarihsel materyalizm’i keşfetti ve geliştirdi. Bu iki keşif ile, kapitalizmin gelişmekte olduğu, yaklaşık her on yılda bir tekrarlanan aşırı üretim den kaynaklanan, toplumu kahreden krizleri yaşadığı zamanda bilimsel sosyalizm kuramını işçi sınıfına kazandırdı.<br /><br /><br /><br />V.I. Lenin, kapitalizmin girdiği son aşama olan tekelci kapitalizm aşamasının yaşandığı zaman diliminde işçi sınıfının öncü gücü olan Komünist Parti’nin kurucusu oldu. Lenin, eserlerini, tekelci kapitalizm şartlarında çelişkilerin doruğa yükseldiği sıralarda, devrimci dalgaların yükseldiği o zaman aralığında ortaya çıkardı ve geliştirdi. O, bu devrimci koşullar altında çalışmalarını hayata geçirme gücünde olan bir Komünist Parti inşa etti. Böyle inşa edilmiş bir Komünist Parti devrimci biçimde örgütlenmiş ve işçi sınıfının en gelişmiş öncü gücü olmuştu. O, modern toplumun gerekleri ile uyumlu olan Komünist Parti’nin örgütlenme prensibi olan demokratik merkeziyetçiliği ortaya koydu. Demokratik merkeziyetçilik içinde, parti üyelerinin kararlarını hayata geçirme, onların amaçlarını ve gösterdikleri hedeflerini gerçekleştirmeye, ve bağımsız üye kitlesine karşı sorumlu olan lider kadrosu görevlerini yerine getirirler ve üyelerin haklarını capcanlı korur ve gözetir. Lenin bütün Komünist Parti üyelerinin, üyeliğin ana koşulu olarak, parti’nin örgütlerinden birinde çalışma zorunluluğunda ısrarcıydı. Üyelerin parti’nin genel çizgisine uymalarını ve savunmalarını, aidatlarını ödemelerini, emeği sömüren biri olmamalarını, ve belirli bir yaşta olmalarını zorunlu hale getirdi. Lenin, devrim yoluyla sosyalizmi ve komünizmi kurma gücünde olan bir Komünist Parti kurdu ve onun Bolşevik partisi bunu pratik içinde yerine getirdi.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:21:02 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,11,11#msg-11</guid>
<title>Kuba'yi Ziyaret Bolum 3</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,11,11#msg-11</link><description><![CDATA[ <center class="bbcode"><b>DEVRIM ORDUSUNUN<br />KOMUTA MERKEZINDEN DÖNÜŞ</b></center><br /><br />Sierra Maestra, saat 16:00, tarih Ekim 6, 1995. Devrim Ordusunun, Sierra Maestra’da yükseklerde, La Plata adı verilen bölgesindeki, komuta merkezinden, o sıcak ve nemli öğleden sonrasında, dönüşümüz, bizde çok derin ve anlamlı hisler oluşturdu. Küçük Santo Domingo köyündeki açıkhava “üs kampı” restoranına varan grubumuz, ilginç bir sessizliğe gömülmüştü. Biz iki kişiyiz, bizi ağırlayanlarla sürücümüz masaya derin düşüncelerle oturduk. Komuta Merkezinden daha yeni gelmiştik. Sol tarafıma doğru mutfak vardı. Tuvaletlerin olduğu yere giden yolun üzerinde, bir çok çiçeklerden oluşan, bitkiler görülüyordu. Arkamızda ve önümüzde, sağa ve sola doğru, Devrim Ordusunun bütün kuvvetleri ve Fidel Castro ile silah arkadaşları Raul Castro, Ernesto “Che” Guevarra, Camilo Cienfuegos’un devrimci kahramanlıkları ile meşhur olan, Sierra Maestra dağları uzanıyordu.<br /><br /><br /><br /><br />62<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Quinteto Rebelde, altı müzisyenden oluşuyor, beş değil, bizi gündüz gözüyle rüya alemine sürüklediler. Bahçenin dibinde küçük bir derenin saf ve lezzetli suyu pırıltılar saçıyordu. Yumuşak bir esinti, sürekli var olan nemden kaynaklanan bıkkınlığımıza, bir ümit kaynağı olmaktan başka bir his yaratmadan varlığını bize hissettirdi. Sıcak güneş, Royal Palmiye ağaçları ve diğer çiçekler gibi, kendisini hemen hemen her yerde gösteren, bulutlarla biraz kapanmış durumda, ancak etkisinden bir şey kaybetmiş gözükmüyor. O kadar sessizlik vardı ki, sanki şöyle bir “Merhaba” diye, gür bir şekilde bağırsam, sesimin dağlarda, günlerce yankılanmaya devam edeceğini düşündüm. Belkide o yüzden, hiç kimse bir iki dakika kadar, hiç konuşmadı. Ama sesin, o kadar uzaklara gidebilmesi pek mümkün değil, tabii ki. Arazinin her bir santimi bir çeşit bitkiyle yoğun bir şekilde kaplı; dağların bütün kenarları hatta tepeleri bile ağaçlarla, çiçeklerle, her türlü çeşitten asmalarla kaplanmış durumda. Royal Palmiye ağaçları, orada burada, başka çeşitten ağaç ve çiçeklerle değişmeli olarak, çam ağaçları boyunca, daha da yükseklere dogru uzanıyorlar.<br /><br />Küba halkı arasındaki konuşmalar genellikle canlı bir şekilde oluyor. Kafamızı, Komuta Merkezine giden keçiyolunun taze görüntüleri ile doldurduğumuz bu geziden, karnımız kurtlar gibi aç, bir şekilde dönmüştük; hiç kimsenin konuşmadığı, düşüncelere daldığı bir durumdaydık. Bölgenin Birinci Sekreterinin, dükkana bizim için, ne getirmiş olduğunu duymak için bekledik. Çok geçmeden, sessizlik, tabakların, çatal, kaşik ve bıçakların gelmesi ile bozuldu. Taze guava suyu ve meyvalar da hemen onların arkasından geldiler. Masa, aniden tabak dolusu domuz-eti, pilav, fasulye, iki çeşit lezzetli patates kızartmaları, soğuk bira ve taze meyva suyu ile doluvermişti. Tatlı portakallar ile dopdolu bir tabak (Karayipler stilinde, yeterince beyazlık bırakılarak, dudaklardan taşmasına izin vermemek üzere soyulmuş) ve bir diğeri de muzlarla dolmuş bir şekilde, masanın görüntüsü tamamlandı. Biz de menuniyetle, yemeğe başlamadan, yemek sırasında ve sonrasında, meyva yiyerek yemek yeme adetine uyup, yemeğimizi yedik.<br /><br /><br />63<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Bu bölgedeki ev sahibimiz, devrimci hareketlilik ve yaşam enerjisini, hiç gizlemedi. Biz de, bizimkilerin, tepeden tırnağa çamur ve tozla kaplanmış olmasına karşın, onun elbiselerinin ve çizmelerinin, bizimkilere göre daha temiz olmasından dolayı, ‘herhalde Komuta Merkezine bizimle gelmemiş olmalı’ diye şakalaştık. Quintento Rebelde’nin gazileri ile çok dostça bir sohbete daldık. Quintet’seniz, ne diye altı kişiden oluşuyorsunuz, diye sorduk. Devrimci savaş sırasında durum nasıldı? Nerede müziklerini çalmışlardı? Esasen, başlangıçta beş kişi olduklarını anlattılar; ama solistleri yoktu. Dağın tepesinde, Komuta Merkezinde çalışıyorlardı. Devrimci şarkıları ve marşları, yüksek tepelerin en yükseğine kurulmuş olan, Radyo Rebelde’de çalınıyordu. Sonunda, guruba, bir solist eklemeleri gerektiğine karar verdikten sonra, baş gitaristin kardeşi, Celia Sanchez, herkesin Quintet’e ne olduğunu merak ederek devamlı soracaklarından dolayı, guruplarının ismini değiştirecek olurlarsa, bunun sadece şaşırmaya neden olacağını düşündüklerini anlattı. O yüzden de, daha sonradan, on tane de müzisyen katılsa, guruplarının adını sonsuza kadar aynı isimle: Quinteto Rebelde, olarak tutmaya karar vermişler. Bütün bunlar olurken, Fidel Castro, onların da mücadeleye, marş ve müzikleri ile katılmaları önerisinde bulunmuş. Bu şekilde, savaşın sıcaklığı içinde, sadece gerillaların savaşma azimlerini ve morallerini arttırmakla kalmayacaklar, düşman askerlerinin kalplerine de korku salacaklarını düşünmüşler. Gerekli olan, yüksek perdeden ses çıkaran hoparlörler ve küçük bir jeneratör alınarak, Quintet’in devrimci savaş sırasında kendi rollerini oynaması da, böylece sağlanmış. Bu güne kadar, ilk Quintet’lerden dördü ve iki yeni genç müzikçi, sadece eski devrimci marşları değil yenilerini de çalmaya devam ediyor. Eski marşlar, gerilla savaşçılarının kahramanca mücadelelerini anlattıkları ve düşman birliklerinin suratlarını tasvir ettikleri gibi, Küba halkının, ABD ablukasına karşı, Özel Dönemin zorluklarını yenmek üzere verdiği mücadeleye hasredilmiş yeni şarkıları ve marşları da var.<br /><br /><br /><br />64<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBAYI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Öğle yemeği böyle bir ortamda başladı; içinde bulunduğumuz o an, Küba’da mücadele, kültür ve hayatın anlamlarının aynı ve bir olduğunu çok güzel hatırlatıyor, geçmiş ile uyumlu bir şekilde bağlanıyordu. Her şey, olmaları gerektiği gibiydi. Açık havada öğle yemeği, başımızın üzerinde palmiye yapraklarından yapılmış bir çatı, ayaklarımızın altında, yerden hemen hemen bir metre yukarıda, tahtadan döşeme, Bölge Birinci Sekreteri’nden dostça bir selamlama ile devam etti. Ben de kendime özgü heyecanlı bir selamlama ile karşılık verdim. Şimdi, mutfaktakilerin de katılması ile, hemen hemen, bizimle beraber, bu küçük törende yirmi civarında sayıya ulaştık. Başka şeylerin dışında, bu ziyareti örgütleyen, düzenleyen insanlara selam ve teşekkürlerimi ifade ettim, Özel Dönem’de Küba halkına muzaffer olmalarını diledim. Bizim ricamız üzerine, öğle yemeğinden sonra, küçük bir kahve işleme ve kurutma fabrikasını, dere boyunca yürüyüp giderek, ziyaret ettik. Bu ziyaretten sonra, Sierra’nin en güzel manzarasına sahip olacak şekilde, küçük bir dağın tepesine yapılmış, bir tatil yerine gittik. Güzel bir yerleşimle, bu otel 50 kişilik ziyaretçi kapasitesi ile, sadece iç turizme, üç günlüğü 38 pezo’ya yani hemen hemen $1.50’a, hizmet veriyor. Yüzme havuzu, neşeli çocukların ve anne babalarının kahkahaları ile dolmuştu. Zaman zaman Sierra Maestra üzerinden güneşin batışını seyrederek, rahat bir sohbet yaptık.<br />Geçici olarak kaldığımız yere, akşam saat 8:00 civarında, çamura bulanmış perişan bir halde geri döndük: bir ayakta parçalanmış ayakkabı, dizlere kadar ıslanmış durumda ve ayaklarımız maruz bırakıldıkları şartlardan dolayı müthiş şikayetçi bir durumdaydı. Vucudun geri kalan kısımları da, eminim, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla şikayetçi olacaktı. Kapı ardına kadar açıldığında, Havana’da olacağı ve o gün çok meşgul olacağı için bizimle Komuta Merkezine gelemeyen ev sahibimiz, yüzünde bir gülümseme ile orada ayakta duruyordu. Bizi gördüğü için çok sevindi ve<br /><br /><br /><br />65<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br /><br />gözlerinden yayılan, nasıl olduğumuzu muzip bir biçimde merak ettiğini gösteren gözleri, ve geniş gülümsemesiyle bize ilgi gösterdi. Durumumuzu hemen gözden geçirdi. Komuta Merkezine gitmek için ne zorluklardan geçtiğimizi biliyordu, ve bizim kadar memnun olmuştu buna, fakat buradaki püf noktası bu değildi. Bizi bu maceraya davet ettiğinde bize bundan çok az bahsetmişti. “Sadece kısa bir yürüyüş,” diye ip ucu vermişti bize. “Bugün, dağın bir kısmına kadar yukarı çıkan bir yol var, dört tekerlekli bir araçla gidilebilir. Oradan, sadece kısa bir yürüyüş mesafesinde – üç kilometre mesafede bile değil,” diye ısrar etti. “Bazı yerlerde biraz sarp, ama sadece okadar. Bir iki tane kaya ve bir kaç kök var. Bazen, biraz dar olabiliyor, ama hiç tedirgin olunacak bir şey değil. Biraz yağmur yağabilir. Eğer isterseniz, katırla da gidebiliriz. Geri geldiğinizde ben de dönmüş olacağım o zaman görüşürüz,” demişti.<br />Hiç özel bir hazırlık falan yapmadık. Şansımıza, biraz su almayı akıl etmişiz. Birimiz tokya giyiyorduk, ben de, daha iyi günlerde giymiş olduğum bir çift sokak ayakkabısı. Böyle ayakkabılar, bırakın La Plata daki Komuta Merkezine giderken, o “kısa, üç kilometrelik” yukarı tırmanış sırasında içine düştüğümüz şartları, düz bir yolda bile kayıp, takılabilirlerdi. Ancak geri döndüğümüzde, birisi bize, Turquino adı verilen, Sierra Maestra’nın en yüksek tepesi olan baska bir tepeye giden yolun girişindeki, bütün dağcıların, bu yolculukta nasıl giyinmeleri gerektiğini anlatan bir tabelayı göstermişti.<br /><br />Ama, Özel Dönemin şartlarının sürdüğü bu günlerde, Küba’lıların böyle özel ayakkabı almaya olanakları yoktu ve herkes neyi varsa, onu giyiyordu. Bu durumda, bizim de kimseden pek farkımız yoktu.<br />Herşeye rağmen, bizim ayakkabıların, böyle bir yolculuk için pek uygun olmadığını söylemek bile, konuyu tam da çok hafiften almak olacaktı. Şansımıza, her ikimiz de bayağı kuvvetli vücut yapısına sahiptik, dayanıklı pantolonumuz ve yettiğince sürecek oldukça zorluklara dayanabilen inatçı bir yapımız vardı.<br />Ilk bir kaç adım, pek de elli adımdan fazla değil,<br /><br /><br /><br />66<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br /><br />belki bir iki daha, ondan sonrası bayır aşağı. Toprak çok çetin ama idare edebiliyoruz. Yürüyüşün kısa bir süre içinde biteceğinden emin olarak, çantada keklik, diye düşündük. Kılavuzumuzun kendisi, görevi, gerillalara savaş sırasında, yiyecek dağıtımını sağlamak olan, eski bir devrimci savaşçıydı. Ovadaki büyük bostanlar, onların ana yiyecek temin kaynaklarıydı. Bize, geceleri dağın yukarılarına, düşman uçaklarına ve casuslarına görünmeden, nasıl da yiyecek taşımak zorunda olduklarını anlattı. Sessiz olmak ve hiç bir meşale gibi bir seyden faydalanmadan geceleri hareket etmek zorundaydılar. Onun bu ilginç anlatımlarını dinlerken, kendimi, her adımda, basacak uygun bir yer arama gerekliliğinden sıyrılmış buldum. Onlar, bölgede yaşayan köylülerin yarattıkları cesaret örneklerini de ortaya çıkardılar. Yanımdaki arkadaş sesli bir şekilde, belki de, huysuz bir domuz sürüsünü, gece karanlığında dağa çıkarmanın, bu apaydınlık günün ortasında, bizi ayaklarımızın üstünde tutmaya çalışmaktan çok daha kolay olacağını söylüyordu. Herkes güldü, ama, az biraz sonra, önümüzde neyin olduğunu gördüğümüzde, onun bu sözünde bayağı gerçek payı olduğunu anladık.<br />Savaş sırasında gerillalara yardımda önemli rol oynamış olan Medina ailesine ait bir eve vardık. Bugün, bu ev, biraz nefes almak için bir fincan kahve içilen, bir dinlenme durağı haline, getirilmişti. Sıcaklığımızı kaybetmeden yürümeye başlamamızın iyi olacağını düşünerek, hemen yola çıkmakta sabırsızlanıyorduk. Ben de, aniden bir yağmur bulutundan patlayan yağmurun, yapacağımız yürüyüş atağı ile ilgili düşüncelerimi sona erdirene kadar, Kanada’nın British Columbia eyaletindeki Squamish-Lilloet bölgesindeki yürüyüş tecrübelerimi ve yürümeye devam etmemiz gerektiğini, hatırlamakla meşguldüm. Şimdi yağmurun dinmesini beklemek zorundaydık. Gideceğimiz yola, cesaretimiz kırılmiş bir şekilde, bakıyorduk. Suyun, böylesine dik yamaçlı ve dar bir yolda, killi toprakla karıştığını, yolda ayağınızı hiç bir yere koyma imkanının olmadığını düşünün. Ayak bileğinizi ne yöne döndürürseniz döndürün veya köklerden kayalara atlayın, hiç bir yer, sağlam gibi gözükmüyordu. Hatta,<br /><br /><br />67<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />68<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />oraya buraya dağılmış, bütün her şekil ve büyüklükteki taşları, birbirine yakın ve uzak büyüyen ağaçların köklerini, kaygan yaprakları, sürekli yağan yağmurlardan gübre haline gelmiş jölemsi orman kalıntılarını düşünün. Şimdi de, her nasıl olduysa, bu hengamenin içinde, ayak basacak bir nokta bulduğunuzu düşünün, diğer ayağınızı nereye basacağınıza dair, aklınıza, hiç bir ipucu bile gelmediğini hayal edin. Bütün bunlar olurken, ev sahipleri, bir dağ keçisi gibi, emin adımlarla hiç zorluk çekmiyormuşcasına tırmanmışlardı. Onların, bu işi böylesine kolay gözükür hale getirmiş olmalarına karşın, benim, beynimin hangi ayağımı nereye koysam acaba, sorusuna takılı kalmış olmasını, anlamaya çalışın! Beni, kendilerinden bekleniyormuş gibi, ileriye doğru itecekler mi, yoksa, aşağıya doğru, büyük bir düşüşle düşeyim diye beni bırakacaklar mı, yoksa, daha da olası olarak, beni kaydırıp, dağın kenarına itip çalıların içine me atacaklar? Bu noktada, ancak geriye dönersem, emniyette olabileceğimi düşündüm. Ama, bu da, sebep olacağı utanma ve mahcubiyeti göz önüne alırsanız, pek iyi bir seçenek değildi. Orada kalmak ve bir ayak üstünde uzun bir zaman durmak da, iyi bir seçenek gibi gözükmüyordu, o yüzden, yapacak tek şey, ileriye doğru gitmeye çalışmaktı.<br /><br />Küba’lı yoldaşlardan biri, yolun pek kolay bir yol olmadığını söylüyordu; kayıp düşmek mümkün diyordu. Bize, başka bir ziyaretçinin nasıl düşüp de, kayalık yolda aşağıya doğru bir kaç yüz metre yuvarlandığını anlattı Bize eşlik eden arkadaş, katırların neden beraberimizde getirildiğini, şimdi daha iyi anladığını belirtti - eğer ayağımızı filan kırarsak, bizi dağdan aşağıya taşımak içindiler. Herkes güldü ve Küba’lı yoldaş, dikkatli olmamızı ve tedbirli davranmamızı, öğütledi, ama, beni etkileyen şey, kayıp düşmenin olası olduğuydu. Buna rağmen, büyük bir özgüvenle ve optimizm ile (pek öyle hissetmesem de), büyük bir olasılıkla, düşmeyecektik. Tekrar, içinde bulunduğumuz durum, gülünecek durumdan daha kötü bir hale gelmekte olmasına rağmen, herkes güldü. Bunun komik olmadığını söylemek istemiyorum, ama herşeyden önce,<br /><br /><br /><br />69<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Biz, CPC(M-L) delegasyonunu ayakta tutmuş olan, bu devrimci ruh ve heyecandır. Küba’lılar için hiç bir sorun yoktu. Hatta, yarı yola varmadan önce, içimizden birisi işimizin, en kötü tarafının bittiğini söyledi, ama bu ne inandırıcıydı, ve ne de bizim ona, gerçekten inanmamız gerekiyordu. Onun amacı, bizi cesaretlendirmekti ve bu konuda sorun yoktu. Cesaret yokluğu diye bir sey yoktu; gerçek sorun, kuvvetlerin oranındaydı! Bir aşağı, bir yukarı giderken, killi toprağın biteviyeliği, taşların ve ağaç köklerinin yerleşimi, kayaların üzerindeki yosunların yapısı, ve benim zavallı, alçak gönüllü, böyle yerlere alışık olmayan sokak ayakkabılarımın içindeki ayaklarım çok daha iyi günler yaşamıştı; herşey, ayaklarım, dizlerim, ciğerlerim, hepsi bu eziyetin bitmesini istiyordu.<br />Doğa, tüm insafsızlığı içinde, bir coşku ile dolu gibi gözüküyordu. Bir kaç saniye içinde, nereden geldiği bilinmeyen, bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı, küçük bir kasırgaya benzer şekilde, birden bire ortaya çıktı. Küba’lı dostlarımız, yıl boyunca bunun çok normal olduğunu, ve devrimci savaş süresince, savaşın sürdüğü dağların bu kesiminde, pratik olarak hiç durmadan altı ay süreyle, yağmış olduğunu anlattılar. Bu gerillalar gece gündüz hep ıslaktılar, demekti. Yağmur durduğunda kendimizi şanslı hissettik mi? Yağmurun yağmasından önce bu dağlarda bir yerde kuru tutunacak bir yer vardıysa, artık onun da, o durumda kalmadığı kesindi. Su birikintileri büyüdükçe büyüdüler, önceden dağ yamacından akan, ama sonra bir birikintiyi yanındaki diğeri ile birleştiren su, daha hızlı akan, bir çeşit dere haline gelmişti. Artık ayakkabılarımızın, zaten çamur içinde kalmış olmaları yanında, tamamen çamura karışacağı belli olmuştu. Ayaklarımız, daha da inleyen şekilde şikayete başlaması için sebep hazırdı. Beyin de havluyu atacaktı ama devam etmeye kararlıydı.<br />Ayaklarımıza dikkat ederek, kılavuzumuzun, devrimci geçmişteki ve şimdiki hayatı üzerine anlattığı olaylara, odaklandık. Kayadan kayaya,<br /><br /><br /><br />70<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />kökten köke, taştan taşa sıçraya sıçraya ilerledik, ve bunda başarılı oldukça da, doğaya, bize böylesine anlayışlı davrandığı için çok minnet duyduk. Etrafımızdaki çiçekler muhteşemdi. Çok büyük, aynı Kanada’da ev bitkisi şeklinde olan gibi, küçük kırmızı biberlerle kaplı, 2 metre boyunda bir çalılık gözüme çarptı. Narenciye ve guava ağaçları her yerde, çok yükseklerde bile, yine heryerde var olan Royal Palmiye ağacı, bambu ve çeşitli çeşitli çam ağaçları ile beraber yetişiyor. Dağın her bir milimetresinde bir şey yetişiyor. Bir çeşit bitkiden diğerine, aralarında süren muazzam bir rekabet var. Hayvanlar alemi ise, ilginç bir şekilde piyasada yoktu. Hemen hemen, ne sinek, ne de diğer böceklerden bir iz vardı. Kendimiz dışında, küçük bir kertenkele ile renga-renk yöresel bir kuş dışında, yaşayan canlı görmedik. Ama, bütün renk ve çeşitten çiçekler, ve değişik cinslerde meyvalar, bol bol kahve, tatlı bahar suyu, ve etrafları bulutlarla çevrili, onları zaman zaman kucaklayan ve öpen dağlar boyunca görülebiliyorlardı. Yüzde doksan zamanımızı yere bakarak, ayağımızı yerde koyacağımız, sağlam ve emin bir yer bulmaya harcadığımız için, etrafa dikkat etmek için, bulabildiğimiz zaman bu kadardı. Genede, bizi, o sıralarda süren, kahve hasadı konusunda da bilgilendiren kılavuzumuzun açıklamalarını dikkatle dinledik.<br /><br />Görünüşe göre şehir yönetiminin, dağdaki kahveyi aşağı indirmek için, 2000 katırlık bir filosu vardı. Katırlar, kendilerine yaptırılan zor işleri, durmaksızın, güneşin doğuşundan, batışına kadar yapan, kuvvetli, bastığı yeri iyi bilen, hayvanlardır ve çalıştırıldıkları, ağır yüklerini taşıdıkları keçi yolları ve geçitler saygı ile bakılmaları gereken yerlerdir.<br />Sonunda, dağın tepesine vardık, gerilla Komuta Merkezi, Fidel Castro tarafından, düşman kuvvetlerinin burnunun dibinde, tesis edilmişti, ama onların görüş alanı dışında, tabii. Kılavuzumuz ve diğerleri hemen bize ellerini uzatarak yardımcı olmaya başlamışlardı,<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />71<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Komuta Merkezinin, büyük bir bölgeye yayılı onbeş binası ile beraber, en yüksek tepede de, Radio Rebelde’nin, nasıl örgütlendiğini detaylı bir şekilde açıkladılar. Biraz daha aşağıda, oturma odaları, mutfağın olduğu bölüm, hastahane, depolar ve sivil yönetim büroları yer alıyordu. Mutfak, düşmanın suyu zehirleme ihtimalini azaltmak için, bir kaynak suyunun tam yanına yapılmıştı. Bu durum, ayni zamanda pişirme ve içme ihtiyaçlarını ve banyo yapma ihtiyacını da gidermek için, sonsuz bir kaynak sağlıyordu. Ağaçların az olduğu bölgeye vardığımızda, savaşlar, zaferler, geri çekilmeler, kahramanca özveriler ve hainliklere ait hikayeler yeni bir heyecana girmişti. Sol tarafta bir kulübe müze’ye dönüştürülmüştü. Müzedeki resimler ve o zamanlardan kalma eşyalar, Komuta Merkezi, stratejik konumu ve içinde inşa edilmiş olan yerlerin konumları, o zamanki taktik düşünceler hakkında ilk elden bilgileri veriyordu. Sol tarafta, yol boyunca, müzenin arkasında ama çok uzağında değil, dağın eteklerinde meydana gelen, önemli bir çarpışmada, yaralarından dolayı ölen, bir şehidin mezarında durduk. Mezarına, hatıralarını koruması için, kokusu çok güzel, güller ekilmişti, çok yakın bir geçmişten gelen, gerçekliği yansıtan bir şekilde, biraz yükseltilmiş olarak duran, mezarı süslüyorlardı. Iki kırmızı gülü, Küba Devrimi’ne olan saygı, onun gibi şehit düşen bütün herkes için, bu yoldaşın devrimci fedakarlığı için, mezara koyduk.<br /><br />Bu noktada, Komuta Merkezinden sadece bir kaç metre uzakta olduğumuzdan emindik. Dağ kenarından yukarılara çıkarken, aslında Fidel Castro’nun önderlik ettiği faaliyetlerin yapıldığı yer olan Komuta Merkezinin kendisinin tam yanından yürüyerek geçtiğimizi iyice anladık. Ancak, Komuta Merkezi görüntünün tamamen dışındaydı. Bütün bu bölgeyi süslemek amacıyla, ileri gelen kadın gerilla liderlerinden biri olan, Celia Sanchez Manduley, bölgeye kırmızı çiçekler ekmişti.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />72<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Şimdi, bu çiçekler kendi kendilerine, çevredeki diğer bütün bitkilerle kaynaşarak, örtü gibi bir şekil oluşturmuşlardı, kırmızı çiçekler gözün görebildiği her yere dağılmışlardı. Ağaçların dalları, tutunduğumuz, doğal bir trabzan oluşturmak üzere, sadece orada yaşayanlarca değil, bizim gibi devrimci bir heyecan ve ilgiyle gelenlerin onlara gösterdiği özen ve dikkatine minnettar kalarak birbirlerine bağlanmışlar.<br />Işte oradaydık, sakallı bir adamın Sierra Maestra’dan inip, sanki hiç yoktan ortaya çıkarak, Küba’daki siyasi gücü ele geçirmesinden tam otuz altı yıl sonra, Komuta Merkezinde’ydik, sihir gibi. Bu romantik romanlar da geçen olaylar gibi bir şey değildi. Bu, ABD emperyalizminin ayakta tuttuğu, faşist Batista rejimi altında yaşamayı reddeden bir halkın, somut ve çarpıcı gerçeğiydi. Hemen etrafımızdaki herşey, zafer ve coşku hisleri ile zirveye çıkan, muazzam bir fedakarlığın zor şatlarda verilmiş bir mücadelenin tarihini anlatıyordu. Orada, Sierra Maestra’nın tam kalbinde olan, Kumandan Fidel Castro’nun çalışmasını yürüttüğü Komuta Merkezinin kendisini görmüştük. Burası üç buçuk metreye üç buçuk metre den fazla büyük değildi, iki odaya bölünmüştü; biri uyumak, diğeri çalışmak ve yemek yemek için. Fidel’in kendisi uyumak için bir hamak kullanmayı tercih etmesine rağmen, ona bir yatak vermekte ısrarlı olan Medina, dağın dibinden oraya, onun olmadığı bir zamanda, bu dağ başına bir yatak çıkartıp oraya onun için yerleştirmişti. Dağın kenarında direkler üzerine inşa edilmiş olan kulübenin içi çok döşeli değildi. Içinde duvara yapılı bir raf, bir masa ve bir dolap, yazılı dökümanları saklamak için döşemenin altında bir yer, bir kattan diğerine gitmek için bir merdiven, dışarıdaki toprak kalmış küçük bir yerde duran, dallardan yapılma iki sandalye, ve güzel bir manzarası olan küçük bir balkonu vardı. Dağın üzerinde kazılarak yapılmış odunla güçlendirilmiş bir gurup basamak merdiven aşağıya, nehire doğru açılıyordu. Evin dışında, bir yapı, ağaçların arasında görünmez bir şekilde bir kaç metre ilerde yandaydı. Akan suyun çağıltısı<br /><br /><br /><br /><br /><br />73<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />yukarıdan duyulabiliyordu ve berrak suyu, ağaçların dalları arasından görmek mümkündü, sanki erimiş gümüşün akışını andırıyordu. Dağların başında dans ederek, oynar gözüken ama ciddi kalabalık boyunca, bu, tüm resim Komuta Merkezi’nin sanki etraftaki bitkilerle ve hayvanlarla beraber kaynaştığı, onların bir parçası olduğu izlenimini yaratıyordu, hala o durduğu yerde, sanki orada, doğal olarak olması gerekiyormuş gibiydi. Işte, Küba devrimcilerinin örgütlendiği Komuta Merkezi, burasıydı. Aynı zamanda, her çarpışmayı, her zaferi bütün Küba’ya ve tüm dünyaya duyuran Radio Rebelde, devrimci radyo istasyonu da, orada tepedeydi.<br />Komuta Merkezinden dönüş de ayrı bir değerde hikaye. Dönerken karşılaştığımız bayırlar ve yokuşlar, eğer geçilebilirlerse, yukarıya çıkıştan daha da tehlikeliydi. Toprağın yüzeyi üzerindeki herşeyle beraber yoğrulmuş halde çok tehdit edici bir manzara yaratıyordu. Tırmanma yolu, şimdi her ne kadar biraz biliyorsak da, bir kere tırmanma ile insan ne kadar öğrenilebilirse, okadar bildiğimiz bu yol hakkında, bildiklerimiz bile, bize çok az yardımcı olabiliyordu. Bu durumda, birimizin katır sırtında inmesine karar verdik, her su birikintisinde geride kalan sandallarla, artık ayaklarımız için sağlam basacak bir yer bulmak mümkün değildi. Dik ve tehlikeli yamaçlarda aşağıya inerken, katır sırtında durmak bile kolay olmamasına rağmen, belki de kılavuzun katırı hareket ettirebilmesi, her bir yöne düşmesi olası olan bir insanın elini tutmasından çok daha kolaydı.<br />Her şey olup bittikten, gece kalacağımız eve döndükten sonra, en azından, ev sahibimizin yüzündeki gülümseme ile ve hep beraber gülmeye başlamamızın çok güzel olduğunu söylemeliyim. “Ayakkabılarınızı çıkarın, bırakın onları ben temizlerim,” dedi. “Elbiselerinizi de çıkarıp bize verin, biz onlara gerekeni yaparız.” Çamurlu elbiselerle, dövülmüşçesine yorulmuş vücutlarımız, ve zonklayan ayaklarımızla, bizi bu “sadece üç kilometrelik kısa bir yürüyüşe” gönderen bu kadına ne demeliyiz acaba?<br />Şu yaşadığımız dünyanın o kadar düzenli ve o kadar<br /><br />74<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />iyi bir şekilde planlanmamış olduğu düşüncesi aklıma takıldı. Herşey önceden planlanmış olsa, dakika dakika detayları düşünülmüş olsa, hayal kurmaya veya tasavvur etmeye bir şey bırakmamış olsak, sanırım insan olmazdık. Hatta, dahası, çevreyi insanlaştırma görevi artık var olmasaydı, insanlara neden ihtiyaç olacaktı ki? Devrimin, toplumların gelişim methodunun, bütün detaylarıyla, dramı ve coşkusu ile, bilinmesi mümkün olmadığı gibi, aynı zamanda, bütün özelliklerinin önceden bilinmesi mümkün olsa bile, o en yüksek ideal seviyede örgütlendirilemez. Eğer sonucu bilinirse, devrim dünyaya ne getirir? Yeni bir şey ortaya çıkarken, bütün sonuçlarını önceden bilmek mümkün değildir. Hazırlıklar duruma göre yapılır. Kuramdan hareketle ve insanlığın en yüksek başarılarının geçmişe verdiği itici gücü kılavuz alarak, hem yolumuza devam etmeli hem de öğrenmeliyiz.<br />Bütün zorluklarına rağmen, Komuta Merkezine giderken ve geri dönüş yolu boyunca, neden oraya gittiğimi bir an bile olsun sorgulamadım. Ev sahiplerimize güvenim ve bu geziyi yapmanın önemine inancım tamdı, her ne kadar, aşağı inerken, bir noktada, ayağımı bu kez nereye basacağımı bilmeden, üzerinde bulunduğum noktada dururken, bunun artık son adımım olacağını düşünmüştüm. Bir, iki, üç diye o noktadan itibaren adımlarımı saymaya başladım. Gözlerimin önünde jeep’imizi gördüğümde, hayret içinde, sekiz yüze kadar saydığımı farkettim. Yukarı çıkmadan evvel durup da bu gezinin ‘çantada keklik’ olduğunu düşündüğüm yere kadar bir elli adım daha yürümemiz gerekti. Kendimle övünerek, Sierra Maestra’daki La Plata Komuta Merkezine gidip dönmenin ne demek olduğunu, yoldaşlarıma anlatabileceğim, böyle bir devrimci görevi şerefle bitirmiş olduğumu düşünerek, ileriye doğru hamle yaptım.<br />O günün öğleden sonrasında, öğle yemeğini takiben yaptığım bir konuşmada, ziyaretimizin unutulmayacak bir tecrübe olduğuna dikkat çektim.<br /><br /><br /><br />75<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Komuta Merkezi, kalbimden bir paraçayı bıraktığım bir yer oldu; kalbimin bir parçası, yani bütünü olmasa bile, o parça da, hala bir kalp, öyle değil mi. Küçüklü, büyüklü, kuvvetli, ve kalıcı etkileri olan şeyler vardır. La Plata’daki Komuta Merkezine seyehat gibi, çok kısa süren bir olayın bile, uzun süren bir etkisi olduğu bilinir. Komuta Merkezinden dönüş, insanların, yanlızca devrimci görevlerini yerine getirdiklerinde, ve kahramanca başarılara eriştikleri zaman ortaya çıkan, bir güzelliğin, olgunluğuna varmaktı. Bu anda, böyle olayları ve güzelliği, kendi devrimleri ve hiç bitmeyen direnişleri olarak yaratan şey, Küba’nın halkıdır.<br />Iki gün sonra, Kanada’ya dönmek üzere uçağa binerken, Sierra Maestra’ya yolculuğumuzun, bizim için çok iyi gitmiş olduğu gibi, herşeyin, Küba halkı için de iyi bir şekilde gitmesini, dilemeğe devam ettim. Bugün sürdürmekte oldukları mücadeleleri, 1960’larda bağımsızlık savaşları ile başlattıkları, durmadan ilerleyen devrimci yoldaki kilometre taşlarından sadece biri. Bu, bir çok yönden, daha da kahramanca ve daha da çok fedakarlıklar gerektiren bir başka mücadeledir. Bütün dünya halklarının durumunda da olduğu gibi, aynı düşmana karşı ve aynı kazanımlar için yaptıkları mücadelelerde, Küba halkı’nın bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve geleceklerini kazanacaklarına inancim tamdır.<br />Yazımı tamamlarken, Oriente eyaletlerine, Komuta Merkezine olan da dahil olmak üzere, bu ziyaretin tamamını örgütleyen ev sahibimize derin teşekkürlerimi yeniden iletmek istiyorum. Böylesine teşekkür ifadelerinin, dar milliyetçilik ve ulusal-merkeziyetçiliğin, geniş halk kitleleri ve işçi sınıfı üzerinde muazzam bir ağırlık yarattığı, ve onlara görülmemiş duyulmamış trajedileri hazırlayan bu dünyada, büyük anlamı vardır. Böyle şeyleri emperyalistler, özellikle de ABD emperyalizmi körüklemektedir. Küba halkı enternasyonalist bir halktır. Onların kalpleri, bütün dünya halklarının kalpleri ile birlikte atıyor. Ev sahibimizin bu geziyi, özellikle Komuta Merkezine olanı örgütlerken öylesine dikkatli<br /><br /><br /><br /><br />76<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />ve kurnazca davranması, bir kaza eseri değildi, bununla, o bize gerçekleri, kendi kendimize görebilmemizi, coşkularını ve kaygılarını gerçekten anlamamızı, kazandıkları başarılarla kendileriyle yeterince övünen, ve bütün dünyanın bundan haberdar olmasını isteyen, bir halkın zorlu mücadelesini deneysel olarak algılamamızı istedi. Ortak kan bağımız olmayabilir, ama bundan da önemlisi, devrim yolunda ortak zorluklara karşı, omuz omuza savaşan insanlarız; her iki halk da devrimin zaferi için çalişmaktan daha önemli hiç bir şeyin olmadığını, ‘Enternasyonelin bir insan ırkı olacağı,’ bir dünyanın yaratılmasından daha büyük bir amacın olmadığını düşünüyor. Hepimiz yeni bir insan ırkının parçası olduk. Böylesine değerli ve aziz fedakarlıklara katlanıp, böylesine ortak hedeflere sahip olurken, Sierra Maestra’daki soyut durumun, Küba Devrimi’nin başarısı ile gerçeğe dönüştüğünü gördüğümüz anda, gözlerimizden yaşlar süzülmez mi . Evet, yalnızca Küba’lılar değil, bütün dünya halkları bu kahraman devrime, ölçülemeyecek derecede, minnettardır. Hiç bir kesintiye uğramaksızın, büyük adımlarla ve atılımlarla sonsuza dek yaşasın ve gelişsin.<br /><br /><br />77]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:13:07 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,10,10#msg-10</guid>
<title>Kuba'yi Ziyaret Bolum 2</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,10,10#msg-10</link><description><![CDATA[ 1995<br /><br />Küba’yı Ziyaret<br /><br /><br /><b><center class="bbcode">ÖZEL DÖNEMI HIZLI GEÇIŞ</center></b><br /><br /><br /><br />Küba’yı ziyaret bir hayat deneyimi. Kararınızı verdiğiniz andan, varışa ve geri dönüş yolculuğuna çıkana kadar, belirli uzunlukta olan bir zaman dilimi var. Her şeyin, o zaman dilimi içinde bitirilmesi gerekiyor. Her an, bir çeşit acelecilik duygusu var, bir program tamamlanmak üzere başlatılmış, ama ona ayrılan zaman dilimi asla yeterli gelmiyor insana. Yapılması gereken şey, herkesin acele etmesi, gereken gezi planlarını yap, yapabileceğin kadar çok iş yapmaya çalış ve sonuçlarını bekle.<br />Yukatan yarımadasındaki iklimsel olaylar nedeni ile, bu gezi sırasında, buradaki nem, Ekim ayından pek beklenmeyecek derecede kötü. Bu da bizi, her gün, işleri çarçabuk bitirip, nemden kaçma yolları aramaya itti. Bazı restorant veya binaların, içi ile dışı arasındaki iklim farkının karşılaştırması bile, bezdiriciydi. Doğanın güçlerini dizginleyebilmek için, insanların aldığı bütün tedbirlere rağmen, nem ve ısıyı kontrolları altına almaları için hiç bir yol yoktu. En azında zamanımızda bu böyle. Bu dayanılmaz nemden, insan nerede bir kurtuluş bulabilir? Apartmanın içinde mi? Pencerenin dışına konulmuş olan klimanın gürültüsü bu seçeneğin cazibesini yok ediyor. Restorantlarda bir an bile oturmak mümkün değil. Sıcaklık ve nemin etkilerini yoketme istegimiz o derece kuvvetliydi ki, insanın ondan başka bir şeyi düşünebilmesi için mücadele vermesi gerekiyordu.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />43<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />Akla gelen şey herşeyi yeniden düzenlemek, sıcaklık ve nemi de hesaba katarak sıraya koymak, ve böylece ziyaretimiz, varıştan geri dönüşe kadarki zaman diliminde hiç zorlanmayacağımız bir şekle bürünecekti.<br />Elektrik kesilmeleri halen var ama eski sıklıkta değil; ve hatta su ve benzeri yaşamsal gereksinmelerin sağlanmasında bile kullanıldığı yerler var. Bu şartlar altında, zaman kavramının, değişik bir şekil aldığını keşfettim. Ziyaret sırasında, zaman öldürme seçeneğimiz hiç yoktu. Küba’da turist olarak bulunmuyorduk. Meraklı maceracılar da değildik. Küba’ya belirli bir iş yapmak üzere gitmiştik. Hemen uymamız gereken şartlardan biri, ziyaret için olan zamanımızı, Küba’daki zamanın özelliklerine uydurmamızdı. Burasını açıklamalıyım. Küba, ABD emperyalizmi tarafından kuşatılmış bir ülke. Diğer şeylerin yanında, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinin çöküşünden kötü bir şekilde etkilenmiş durumda.<br /><br />Zaman kapitalizmde sömürünün bir ölçüsüdür. Zaman-bilinci, Kanada gibi bir toplumda, emeğin ve doğal kaynakların sömürüsünün, maksimum kapitalist kar’a dönüştürülme sürecinde, nicelik ve niteliğini ölçme şeklindedir. Bütün toplum, bu zaman saati etrafinda ve ona göre faaliyetlerini düzenler. Buna karşılık, Küba halkı, bireyin, ortak-işletmelerin ve toplumun genel ilgi alanlarının, bütününün faydalanması için bazı tedbirler alınmasından söz ediyorlar. Zaman-bilinci, Küba’da, bu şartlarda, bir yandan, üretim için motivasyon gibi, herkesin şartlarına dikkat etmenin bir sonucu; diğer yandan ise, projeler düşünüp başarılı olmalarını sağlamaktır.<br /><br />Zaman-bilinci, zamanın kendisinin, belirli bir şekil almasını sağlar. Küba’daki özel şekli, her yerde açık bir şekilde gözlenebilir. Insanlar sadece saatlerine bakarak, zamanı söylemiyorlar. Hisleriyle söylüyorlar bazen, düşünceleri ile, idealleri ile söylüyorlar. Gerçektende, saatlerini, hisleri,<br /><br /><br /><br /><br />44<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br />düşünceleri ve ideallerinden sonraya koyan, bir çok insanla karşılaştık. Örneğin, birbirleri için, önemli olan şeyler için ve işleri idare etmek için ‘zaman ayırırlar.’ Aynı düşünceyle, bizim için de ‘zaman ayırdılar.’ Zamanın, hangi durumda olursa olsunlar, bu şekilde kullanıldığını gördük. Bu ziyaretimizde, daha önceki olaylarda olduğu gibi, zamanın bu şeklinin birden fazla tarzda kullanıldığını da gördük; özellikle önemli işler söz konusu olduğunda. Insanlar bağımsızlık ve sosyalizm ideallerini ilk sıraya koyuyorlar.<br />Bu sefer, oraya işlerin daha iyiye dönmeye başladığı zaman gittiğimiz için, bu ziyaret, çok daha özel bir öneme sahipti. Daha önce, ekonominin en kötü olduğu zamanda oradaydık. Kısa bir süre için de olsa, tekrar gitmiş olmamiz çok iyiydi, böylece ilk elden ekonominin ileriye doğru ilerleyişini görecektik. Bu kaçırmamamız gereken bir tecrübeydi. Buna rağmen, Küba’lılarla konuştuğunda, insanın aldığı izlenim, işlerin iyiye doğru döndürülmesinde, gelişmelerin olduğuydu, ama bunu sesli, gür bir şekilde söylemeye çekiniyorlar. Gelişme var, ama hemen ekliyorlar, daha henüz yeterli değil. Sanki, bunu, ancak gidişatın geriye döndürülemez olduğundan emin olduklarında, kabul edeceklermiş gibi görünüyorlar.<br /><br />Küba’lıların bu şekilde düşünmeleri garip mi? Aynı şekilde, saatlerini ideallerinin hizmetine vermeleri yanlış mı? Kar zamanla ölçülüyorsa, gelişme de zamanla ölçülüyor. ama bu, ancak, zamanın, gelişme yolunda zorlanması ile oluyor. Gelişme, gerçek anlamda, gelişigüzel ilerlemelerin sonuçları temelinde ölçülemez. Gelişme, belirli bir amacı başarmak için, bilinçli insan-algılamalı faaliyetlerden doğar. Küba halkı, bu faaliyeti ekonomik iyileşme, kültürel zenginleşme ve bağımsızlığın hizmetine koymakla doğru yapıyor.<br /><br /><br />Havana’dan Sancti Spiritus’a giden merkezi otoyoldan araba ile yola çıkıp, eyaletle aynı ismi taşıyan başkentine,<br /><br /><br /><br /><br /><br />45<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br />tahmini nüfusu 120,000, dört saatte varırken yolda, ha vardık ha varacağız düşüncesi beynimi sürekli meşgul etti. Bu tip düşünce bizde, doğal olarak, ‘artık zorlukların üstesinden geldik’ diye propaganda yapan bir ülkeden geldiğimizden dolayı, oluşuyormuş gibi geliyor; ama aslında, gerçeklerin başka bir şey gösterdiğini biliyoruz. Bazı iddialarla karşılaştığımızda, objektif olarak teyit edilebilecek sonuçları aramamız normal bir şeydir. Hatta, sosyal ilişkilerin içeriğine ve ekonominin kimin yararına çalıştığına ait bilgileri talep etmek, çok daha önemlidir. Sosyal ilişkiler toplumun temelini meydana getirirler. Eğer sosyal ilişkiler akıcı değilse, ve üretici güçlerin üzerinde bir fren etkisi yapıyorsa, Kanada’da olduğu gibi, o veya bu projedeki hiç bir gelişme, halkın yararına olmayacaktır. Milyarderler keselerini taşana kadar doldururlarken, Sağcılar, bu zenginliğin toplumun tümüne yayılacağından, bahsediyorlar, ama toplumdaki gözlemlerimiz, zenginin daha zenginleşmekte ve fakirin ise daha fakirleşmekte olduğunu gösteriyor.<br /><br />Durum, Kanada’da son beş yılda, aslında daha da kötüye gitmiştir. Hatta, insanlarin zihnini bulandırmak ve kandırmak için, “Işsizlik durumundaki iyileşme” gibi, bir terimi bile ileriye sürdüler. Küba’daki izlenim, bunların yanında, çok farklı. Küba halki durumu değiştirmek için kendileri özveride bulunuyorlar. Duyduklarımızdan ve gördüklerimizden hareketle, toplumun temelinde olan, sosyal ilişkiler, halen halkın yararına çalışıyor diye söyleyebiliriz. Halkın durumunu iyileştirmek için, reformlar hayata geçiren bir yönetim var, dünyada. Küba’lılar için, işler biraz onların lehine dönmüş durumda, en azından, kötüye gidiş durdurulmuş durumda. Gerçekler söz konusu olduğunda, kendi durumları hakkında doğruyu söylüyorlar.<br />Insanın, Kanada’da karşılaştığı düşüncelerle, Küba’dakiler arasındaki fark niteliksel ve çok keskin. Kanada’da, bu düşüncelerle karşılaşanlar, işlerin, başkaları tarafından, onların yararına idare edileceğini umut ediyorlar. Daha iyi bir hayat için can atıyorlar. Onlar işlerin daha iyiye doğru değişeceğini umut ediyorlar ama ne yapabilirler ki?<br /><br /><br /><br /><br />46<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />Oturup şikayet edebilirler, veya bir iki protestoya katılırlar, ama gerçek, hayatlarını kontrol etme yetisinden yoksun olmalarıdır. Küba’da, halk işleri iyiye doğru döndürmelerinin zorunluluğunu hissediyor; ve ABD ablukasına rağmen, bunu kendi yararlarına yapmak için gerekli güç kendi ellerinde. Kanada’da daha iyiye doğru bir değişiklik oluştuğunda, bir rahatlama hissi meydana gelir, ama bu asla ölçülebilir, elle tutulabilir bir his değildir. Havada kalmıştır. Er yada geç bu iyi değişiklik geçer ve kapitalistlerin muazzam kar etmelerine rağmen yine de, işlerin daha kötüye doğru değişmesinin olasılık içerisine girmesi kristal kadar berraktır. Hatta ve hatta, durumda “iyileşme” olduğunu bile (‘işsizlik durumundaki iyilesme’ olsa bile), sanki bu işlerin ne kadar daha iyileştiğini gösterecekmiş, gelecek için daha güven verecekmiş gibi bunu yüksek sesle tartışıp, utanmazca iddia ediyorlar. Küba’da ise, daha iyiye doğru değişim, daha iyiye doğru değişimdir. Halk kendine güvenir, çünkü bunu sağlamak için, muazzam bir şekilde çok çalışıyorlar. Alınan sonuçlar, orada herkesin göreceği bir yerde. Aynı zamanda, her anlatılanda bir dip not var: “Halen varmak istediğimiz noktada değiliz. Daha alınacak yolumuz var.”<br />Küba’da, bu zamanlarda, bir çeşit güven duygusu uyanmaya başladı. Kendi çalışmaları ile başardıkları ve neyle karşı karşıya olduklarının farkında olmaları temelinde, kendilerine olan öz güvenleri bu. Sistemlerine güvenleri önceden de vardı. Yeni gerçek, şimdi, bugün karşılarına çıkanlar ve kendileri için yaptıklarıdır. Onların yanlarında yardım edecek hiç bir güç yok. Kendilerinin başlatmak zorunda oldukları işlere başlangıcı kendileri vermeleri gerekli. Bir anlamda, hiç bir şey soyut olarak, bir formül olarak veya bir bilgi paketi gibi garantili değil. Her şart altında, varlığını koruyabilecek olan kendi gerçeklerini, yine kendileri yaratmak zorundalar. Ciddiye alsın almasın herkesin bir işinin olmasını garantileme hedefi yok artık. Görünen o ki, “çalışmayana yiyecek yok” sözcüğü Küba’da kök salıyor. Aynı zamanda, Küba’lılar eğitime, sağlık kuruluşlarına sahip olmakla ve siyasal gücü ellerinde bulundurmakla, bağımsızlık ve onurları ile övünüyorlar.<br /><br /><br />47<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />Özel Dönemden çıkmak için, yarışarak atağa kalktıktan sonra, yenilme durumuna duşmek isteyen, hiç bir Küba’lı yok; ama, diğer bir çok ülkede, açık gözlük yaparak, elde edecekleri karları hesaplayan az kişi de yok değil.<br />En erken yerleşim zamanları 1514 yıllarına kadar giden, sömürge döneminin ve deniztaşlarından yapılan yapı mimarlığı yok olmamış, insanlarının, atalarının Kanarya adalarından olduklarını hatırladıkları, Sancti Spiritus’ta, sıcak ve nemli iklimin üzerinde, bir barış havası ve sessizlik oluşuyor. Sömürge zamanından kalma, tamir edilmiş bir köprü, Yayabo nehrinin iki yakasında, kum ve inek sütü karışımından ibaret biriketlerden yapılmış ayakları üzerinde, hala ayakta duruyor. Hala, şehrin çoğu trafiğini taşıyabiliyor ve bunu bir beşyüz yıl daha yapacağına dair, belirgin bir görüntü sergiliyor. Ziyaret ettiğimiz bir başka yaşlı ve onurlu görünümlü köprü, okul öncesi genç nüfus ile yaşlılar arasında. Burada okul öncesi çocuklara, altı aylıktan beş yaşına kadar, yetişkinler bakıyorlar. Bu, söz gelimi, sosyal bir köprü; borç alınan bir el, yeni nesili dünya’yı tanıması için hazırlıyor; bu, buradaki en değerli şeylerden biri. Burada, Küba, yarattığı harikaların en iyisini sergiliyor. Öğretmenlerin gözleri ve gülümsemeleri, destekleyici personelin saçtığı ve yeni nesilin görmesini sağladığı, ışık ışınları ile onlara, nerede doğduklarını, büyüyünce ne yapmaları gerektiğini, şimdi neleri olduğunu ve onların, Küba gençliğinin, insanlığa ne katkıları olabileceğini hissettiriyorlar, öğretiyorlar. Bütün insanlar zaman zaman hislerine ve heyecanlarına kapılırlar. Bazı insan hisleri zayıf bazıları kuvvetlidir. En kuvvetli ve en dayanıklı his ve heyecanlardan biri, inanıyorum ki, insanın şefkatli bir toplumla karşılaştığında hissettiği duygu ve heyecanlardır. Böyle bir toplumun ferdi olarak doğmak, böyle bir şefkat içine doğmak demektir. Araç gereçleri öylesine gelişmiş olmayan, ama en değerli şeyi olan, sosyal bilinçle donanmış bir okulu ziyaret ettiğimizde, işte bu şekilde hislere kapılmıştım.<br />Okulu ziyaret edişimizden çok fazla önce değildi, geç yediğimiz bir öğle yemeği sırasında, Küba’daki sistem<br /><br /><br /><br /><br /><br />48<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />üzerine bir görüş alışverişine girmiştik; özellikle siyasal sistemi üzerine, ne kadar gerçeklikle demokratik olduğu ve nasıl işlediği ile ilgili olarak. Böyle bir dostça değerlendirmeye, ancak sosyal bilinci olan, insanlarla girilebilir ve ancak bu insanlar, bir birlerinin sahip oldukları seviyeyle ilgili temel düşüncelere sahip olduklarını gösterebilirler. Işte, burada, bir yönetim, temsil ettiği toplumun, seviyesini geliştirmek için siyasal bir isteğe sahip—bu, dünyadaki bütün halkların talep ettikleri bir şey. Işte, burada olan siyasal ve sosyal örgütler, siyasal isteklerinin, açık bir şekilde kendi siyasal isteklerinin, halkın isteklerinden sapmadığını, ve onlarla ahenkli olduğunu ilan ediyorlar. Bu toplumda, bir şey diğerini izliyor. Bazı tam belirgin olmayan sorunlar var, ama onları çözümleyecek yenecek istek de var. Halk, başlarını dik ve yüksekte tutarak, bu zorluklarla da karşı karşıya gelme azminde.<br />Sancti Spiritus’a yaptığımız, şehrin içinden geçişi, 1944 yılından beri çalışmalarına aravermemiş olan, bir üçlü tarafından şenlendirilen, küçük bir sosyal program; onu, bir radyo haber programcısı ile görüşme izledi; ve sohbetlerle dolu altı saatlik kısa ziyaretimizi bırakıp dönmemiz bize anlatılmaz bir şekilde zor geldi.<br /><br />Araba ile bir saat civarındaki yolculuk bizi, halkın, aynı sıcaklıkla karşıladığı Ciego de Avila’ya getirdi. Bizi misafir edenler, sanki buraları ve halkını uzun yıllardır tanıyormuşuz gibi hissetmemizi sağladılar. Ertesi sabah çiftçiler pazarına gittik – bu, Küba’da, halka, biraz daha yüksek fiyattan, belirli bir miktar et ve sebze sağlamak amacı güden ve olumlu sonuçları görülen, yeni bir uygulama. Öğlene doğru yoğun sıcaklık altında Granma eyaletindeki Bayamo şehrine doğru, bayağı uzun bir yola çıktık. Bu yolculuk bizde, insanlardan ve yerlerden, ulaştırma sorunlarından, şeker kamışı tarlaları, pirinç tarlalarından ve her bir çeşitten sebzeler üzerine aynı kuvvetli izlenimleri bıraktı. Sağlıklı, neş’e dolu insanlar, orada ve şurada bir slogan, ve yerel Parti sekreteri, yerel bir tarihçi ve Bayamo’da tanıştığımız diğer insanlarla sohbetler, daha sonra, Parti’nin eyelet komitesi polit büro<br /><br /><br /><br />49<br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br />temsilcisi ile, çoğunlukla siyasi konuşmalar ve birbirimizin ülkeleri ve dünya’daki olaylar konusunda, fikir alışverişi ile dolu bir akşam yemeği vardı. Gün içerisinde gördüğümüz bütün olaylar insanın aklında Küba halkının işlerini, bir şekilde hafife almayacaklarına dair kuvvetli bir izlenim bıraktı. Bu Özel Dönem içinde hızla ilerliyorlar ama soğuk kanlı bir şekilde. Içlerinden biri bunu “Fidel bize bu soğuk kanlılığı sağlıyor,” diyerek çok anlaşılır biçimde açıkladı.<br />Bir halk, bu Özel Dönem derecesinde bir sorunla karşı karşıya olunca, sonucunun ya özgürlük içinde ve gelişerek yaşamak, veya kölelik içinde yavaş yavaş onursuz bir şekilde ölmekten biri olacağı düşünüldüğünde, nasıl soğuk kanlı olabilir? Ama, soğuk kanlı olmaları gerekiyor. Öyle olması gerekir. Fakat, böylesine bir Özel Dönem sorunu, nasıl soğuk kanlılıkla kontrol altına alınabilir? Bir binada yangın çıkarsa hemen oraya koşmak gerekir. Bu yapılacak ilk iştir. Oraya varınca, ne yapılacağı soğuk kanlılıkla düşünülmeli. Bu da ikinci yapılacak şey; ve o da çok önemli; sonucu etkileyecek bir şey. Küba’yı bu dönemde etkilemiş olan şey böyle bir yangından hiç de daha az zarar verici değil Halk bu devrimci dönemin en büyük sınavlarından birini veriyor.<br />Sohbetler sırasında, diğer şeylerin yanında, bu dönemin, onların bilinçlilik düzeylerini derinleştirdiğinin farkına varmak zor olmuyor. Amerikan emperyalizminin hala, Küba’nın, bir Amerikan toprağı olmadığını anlamadığı noktası farklı Küba’lılar tarafından, farklı zamanlarda daha once belirtilmişti. ABD, Küba’yı hala kendi topraklarının bir parçası olarak düşünüyor. ABD’de yaşayan ve Amerikan emperyalistlerinin böyle düşünmeye devam etmesini isteyen hain Küba’lıların sayısı az değil.<br />Sıcağın yoğunluğu oradaki en önemli şey değildi. Halkın karşıkarşıya oldukları sorunlarla başetmesindeki ciddiyeti, tarihteki bugüne kadarki en önemli şeylerden de önemli gözüküyor. Bir düşünce, bir tavır, öncelikler hissi,<br /><br />50<br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />yeni bir ahenk, bu Özel Dönemde, sorunlara yeni bir bakış şeklini ön plana getiriyor. Sohbetlerin çoğu ekonomik göstergeler, karlılık, birleşik projeler ve bunlar gibi diğerleri. Her sohbetten önce, bütün önlemleri alarak sosyalizmi kuvvetlendirmeye olan büyük arzularını ifade ediyorlar. Ne kadar az olursa olsun, insanlar gerçekten işlerin daha iyiye doğru gittiğini hissediyorlar, bu sıralarda işler kaydadeğer ilerleme içinde gözüküyor. Bir gün Özel Dönem içinden hızla geçmeye çalışma uğraşı, Özel Dönemin bitmesi ile sona erecek. Yeni bir dönem onun yerini alacak. Şimdiki dönem, arkasında pek de hoş olmayan hatıralarla beraber, sıkıntılı durumları yenmek için verilen, toplu mucadele hatıraları da bırakarak tarihe gömülecek. Bu Küba’yı ve Küba’lıları kuvvetli yapacak, eski deyişle: çukura düşmek insana tecrübe kazandırır. Orada olan her şeyden, Küba halkının, Özel Dönemden çıkmayı garantilemek için, hızlı bir uğraş içinde olduğu, açık bir şekilde anlaşılıyor. Zafer gelecek mi? Bu zaferin örgütlenmesi yükü, sadece Küba halkına yüklenmemeli. Bu, bütün dünya halklarının, genel olarak emperyalizm, ve özel olarak da ABD emperyalizmi ile hesaplarını görmekte kararlı olan, tüm dünya halklarının kararlılığı ile birlikte örgütlenmelidir. Hesap görüldüğünde, Küba’nın bunda üzerine düşenden çok daha fazla hakkı olmuş olacağı kesindir.<br /><br /><br /><br />ZAMANIMIZDAN BAŞLAYARAK<br /><br />Eski Oriente eyaleti, yeniden düzenlenerek oluştu-rulan, dört eyaletten biri olan Granma eyaletini ziyaret, Küba halkının, Özel Dönem sırasındaki zorlukları aşma yolunda verdiği güncel mücadele açısından bakıldığında, gerçekten Küba devrim tarihi ile ilgili bir ders oldu. Başkent Bayamo ve Sierra Maestra, Manzanillo liman şehri,<br /><br /><br /><br /><br /><br />51<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />ve diğer bir çok doğal yapılar, savaşan bir halkın tarihini anlatıyorlar: önce İspanyol boyunduruğundan ve kölelikten kurtuluş; sonra ABD emperyalist işgal ve ulusal bir hıyanet olan gerici, faşist yönetimden; 1959 yılının Yeni Yılın ilk gününde Küba Devrimi’nin zaferine; halen ABD tarafından uygulanan her türlü abluka, sabotaj ve her çeşit provakasyonlara karşı devam eden mücadeleye kadar her şey.<br /><br />Dövülmüş demirden, eski sömürge devri stilinde yapılmış sandalyede, bizi gölgesinde serinleten ağaçların altındaki masaların etrafında, sıcak, ama batmaya doğru giden güneş altında otururken, sohbet, tarihin nasıl ele alınması noktasına geldi. Dünyanın iki-kutuplu olarak bölünmüş olduğu, Soğuk Savaş sırasında, bloklar tarafından, konuları, somut ulusal ve uluslararası şartlara göre düşünmeyi dayatan bir çeşit tabu vardı. Sanki geçmişle her türlü ideolojik ve siyasi sorunları halletmişiz; bütün geriye kalan şeyin artık taraf tutmak olduğu bir durumdu: onlardan yana mısın, karşı mısın? Fakat, dünyanın kutuplaşmasının çöküşü bütün bunları yerle bir etti, ve şu andaki durumu önümüze getirdi.<br /><br />Şehrin arşivlerinin olduğu, eski sömürge devrinden kalma, evin girişindeki gölgedeyiz, Parti’nin şehir komitesinin genç sekreteri, Küba’lıların kendi tarihlerinden nasıl dersler çıkardıklarını bize açıkladı. Bilerek veya bilmeyerek, insanın kendi tarihinden dersler çıkarması düşüncesi, Küba’lıların düşüncelerini belirliyor. Bu Özel Dönemde karşılaştıkları sorunlara çözüm bulabilmek için kendi durumlarından dersler çıkarmaya çalışıyorlar. Bu, şu anda içinde oldukları durumdan dersler çıkararak, şu andaki durumdan gelen ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar, anlamına geliyor.<br /><br /><br />Çocukları, Küba halkının hemen her devrimci mücadelesinin en önünde yer almış olan Granma<br /><br /><br /><br /><br />52<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />eyaleti halkının devrimci geleneklerinden çok etkilendik. Onların, Ekim 10, 1868 de başlayıp, On Yıl Savaşı olarak adlandırılan, Birinci Bağımsızlık Savaşına katkılarını dinlerken çok duygulandık. Çiflik sahibi, Carlos Manuel de Cespedes, bütün kölelerini serbest bırakıp silahlandırmış, ve 37 diğer çiftlikle beraber hareket ederek, Küba’nın bağımsızlığını ilan etmişti. İspanya’ya karşı ayaklanmada, Küba Cumhuriyeti’nin ilk başkanı, Bayamo’nun evladı Cespedes olmuştu. Bugün, Bayamo şehri, tüm sakinlerinin, İspanyol birliklerinin işgaline bırakmaktansa, tamamen yakmayı tercih ettiği, Küba ulusal marşının doğum yeri olarak, Ulusal bir Anıt’tır ve ismine layık olmaya devam etmektedir.<br /><br /><br />Granma eyaletinin adı, Aralık 02, 1956 yılında içinde, Fidel Castro Ruz, kardeşi Raul, Ernesto ‘Che’ Guevarra ve yetmiş dokuz devrimcinin, Oriente eyaletine geldikleri motorun adından gelmektedir. Buradan itibaren, Fidel Castro’nun önderi olduğu devrim ordusu, Küba’nın kurtuluşu için Temmuz 26 Hareketinin karargahını, Sierra Maestra’da kurdu; 200 kişilik bu küçük devrim birlikleri, diktatör Fulgencio Batista’nın 10,000 kişilik iyi eğitilmiş, iyi silahlı ordusunun çemberini yardı.<br /><br />Konuşmalarımız sırasında, şehrin tarihçisinin dikkatini, zamanımızdaki müzelerin eskiden başlanarak kurulduğuna, ve tarihin de böyle anlaşıldığına çektim. Müze ve tarih kelimeleri geçmiş kelimesi ile eş anlamlıdır. Neden bunlar zamanımızla, şu anda yaşadığımız zamanla bağlı değiller diye sordum. Müzeler neden zamanımızdan başlanarak örgütlenmiyorlar, yapılanmıyorlar? Tarih neden zamanımızdan da başlayarak incelenmiyor?<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />53<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />Bu konuya bayağı zaman ayırıp, düşündüğüm için bu sohbette avantajım vardı, hatta bu konu üzerine yazı bile yazmıştım. Ancak şu andaki gerçeği tartışmakla, onun köklerinin ne olduğu, sorusunun yanıtı ortaya çıkar. Bir ülke gerçeği, dünya gerçeği, ancak bu şekilde, doğru bir çerçeve içine konulabilir. Tarihi bu şekilde anlamak başlangıçta zor bir iş olacaktır; zamanımızdan başlayarak, onun kökenleri ve gelişmesi üzerine tartışmaya girmek, baştan muazzam zor bir şey olacak, ancak gelecek için büyük bir birikim olacaktır. Böyle bir yöntem uygulandığında, bunu yapmak o derece kolaylaşacaktır. Insanlar bilinçlilik düzeylerini sürekli bir şekilde derinleştireceklerdir. Hatta, böyle bir yöntem düzenli olarak kullanıldığında, insanlar kendileri ve yaşadıkları gerçekler açısından da bilinçli, olacaklar; geleceği, nasıl şekillendirmeleri gerektiğini, bilme bilincine sahip olacaklardır. Yeni yöntemin kullanıldıği yerlerde, insanlar o andaki tarihlerinin ve müzelerinin kendileri ve gelecekleri için çalışmasını sağlayacaklardır.<br />Güneşin batışı ve ortaya çıkan serin meltem, konuşmaları sürdürmek için bizi cesaretlendirirken, Küba’nın, Bayamo halkının, genç sekreterin, ve o tarihçinin gerçeğinin, ve diğer herşeyin, gerçek anlamına, hesaplaşmanın, ancak, zamanımızdan başlaması ile kavuşacağı, açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Şu andaki Küba’daki politik sistemi, insan istediği şekilde anlatabilir, ama halka karşı bir diktatörlük olduğunu söyleyemez. O, ne faşizm, ne mali oligarşi, ne de toprak ağalarının askeri bir yönetimi. O, zamanımızda var olan, Özel Dönem’den çıkabilmek için, halkın yararına, belirli reformların işletildiği bir ekonomik sisteme sahip en demokratik sistem. Bu yönetim nasıl meydana geldi? Ne gereği vardı? Şu andaki özellikleri neler? Gücünü nereden alıyor? Beklentileri neler? Bunlar bir tarihçinin veya bir müze yöneticisinin, yada aynı nedenle, halkın sorması gereken esaslı sorulardır. Bu sorulara, tabii ki, ancak zamanımızdan başlanarak uygun bir şekilde yanıt verilebilir.<br /><br /><br /><br /><br />54<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Fidel Castro’nun, Celia Sanchez Manduley’e gönderdiği kısa bir not, onun 1980’de altmıs yaşında öldükten sonra hatırasına inşa edilmiş olan anıtta bulunabilir. Anıt, Manzanillo kasabası limanını gören bir yamacın tepesine yerleştirilmiştir. Notunda, Fidel nihai hedefinin Yankee emperyalizmi ile savaşmak olduğunu yazmaktadır. Bu, derin anlamlı sözler, zamanımızdaki Küba gerçeği konusunda, Küba halkının politik gücünün esası üzerine yazılmış ve yapılmış yüzlerce konuşmadan ve yazıdan daha çok şey anlatmaktadır. Küba halkının gücü ABD emperyalizmi ile savaşmaktan gelmektedir. Bağımsızlığını emniyet altına almaktan, korumaktan gelmektedir. Kendi ekonomik ve politik geleceklerini seçmesinden gelmektedir. Kısacası, kendi geleceklerini kendileri için ve kendi hayatlarını belirleme fırsatlarına ve özgürlüğüne sahip olmalarından gelmektedir. Küba halkı tarafından örgütlenen Küba devrimi, onlara bu özgürlüğü veriyor, bu fırsatı yaratıyor. Eğer ABD emperyalizmine karşı bir an savaşmayı gözardı eder, bu bağımsızlığını, bu kendi kendilerine seçtikleri ekonomik ve politik sistemi, kendilerine kendi devrimleri aracılığı ile sağladıkları o özgürlüğü ve o fırsatı savunmayı, bir an olsun akıllarından uzaklaştırırlarsa, Küba halkı, hiç bir gücü kalmadan ve hiç bir geleceği olmadan zayıflayacaktır.<br /><br /><br />Genç başkan ve tarihçi konuştukça, biz de başımızla anladığımızı ifade edip arada bir konuşmalara katıldıkça, Küba halkının sorunlarına, dünya sorunlarının bir parçası olarak baktıkları, berrak bir şekilde ortaya çıktı. Bir anlamda, dünya çapında, aynı idealler için savaşan, bütün kardeşleri, dostları ve yoldaşları gibi, onlar da, kendi köklerini arıyorlar. Her an görülebilir bir özellikleri olan dayanışma konusunda, çok iyi bir algılamaları var. Bu, dünyaya ait olma, ona bağımlı olma hissi, hiç bir ülke veya halk için abartılı bulunamaz, bu Küba için de böyle. Dış dünyaya bağımlı olma sorunu tek taraflı olarak<br /><br /><br /><br /><br />55<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />ele alınamaz. Insanlar değerlerini çok hızlı bir film şeridindeymiş gibi oluşturuyorlar. Ideolojilerinin işaretlerini yaşadıkları zaman içinde ve geçmişlerinde buluyorlar. Birçok, zenaatkar, sanatçı, ve kültür işçisi eserlerini, Küba kimliğinde Küba’lı olarak yapıyorlar. Bu kadar çok tehlikelerle karşılaştıkları dünyada, yaşamaları, özellikle, ABD emperyalizminden gelen tehditler nedeniyle, ancak, en güvenilir ideoloji olan, bütün dünya devrimci değişimi içinde gelişmiş ve yetişmiş olan Küba ideolojisi ile olabilir.<br /><br />Bu ziyaretimden sonra birisi bana Küba kelimesinin ne anlama geldiğini sormuş olsa, Küba ile olan bu sınırlı tecrübemi aktararak, yavaş ve yumuşak bir şekilde yanıt verirdim. Küba, çağımızda oluşan yeni bir dünyanın, kendi kendilerini yaratma erklerini ve gereksinmelerini hayata geçiren insanların dünyası demektir, derdim. Küba, zorluklara boyun eğmeyen, bütün şartlar altında sorunları ile karşılaşmaktan onlara çözüm aramaktan yılmayan, hiç bir zaman vazgeçmeyen ve sorunlarına çözüm bulan dünya demektir. Eğer bir tarihçi ile örgütleyici birisini tek bir birleşik kişi haline getirmek mümkün olsa, geleceğin temelini oluşturmak üzere, şu anı ve geçmişi tek bir süreklilik şekline sokmak mümkün olsa, ve gerçek örgütleyicinin hiç bir şeyi asla şansa bırakmamasını ve gerçek tarihçinin de geçmişte var olanları ve şu andakileri asla unutmadığını tasavvur etmek mümkün olsa, bütün onu tanıyanlar, o kişiye bakarak, işte bu Küba’dır diyeceklerdir.<br />Küba ve dünya en tehlikeli ve en karmaşık bir dönemde yaşıyor. Küba kelimesi, seçilmiş olan yolda, toplumun daha fazla gelişmesine açılan kapıyı açık tutma ugraşı, demektir. Küba’nın, abartı olacak diye hiç çekinilmeden, zamanımızda kendisini varetmeye çalışan, iki kutba bölünme şartlarından çıkan, yeni bir dünyanın yapı taşı olduğu söylenebilir. Küba, kendisine gereken dersleri çıkarırken, geçmişin istenmeyen etkilerine karşı kazanılan galibiyeti ifade eder.<br /><br /><br /><br /><br /><br />56<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br /><br />Küba, gelişiminin zirvesinde, Karayiplerin ve Latin Amerika’nın bilinci, incisi, ve yeni dünyanın açılımının bir müzesi ve tarihidir.<br /><br /><br />Uçakla, Granma eyaletinden Havana’ya geri dönüş yolunda, nehre karşı duran o güzel yerleşimi, kısa ağaçlarla kaplı millerce öteye kadar görülebilen ova ile beraber, Bayamo’daki konuşmaları düşünüyordum. Oradaki fikir alışverişi, bende, bayağı bir etki yaratmıştı. Uçağın sağ tarafına doğru aniden bir gökkuşağı oluştu. Bu, uçaktan, ikinci kez gördüğüm gökkuşağı olayıydı. Ilk seferinde, yıllar önce, Ottawa’nin üzerinde, tam inişten önce görmüştüm; gökkuşağı bir yay şeklinde oluşunca, sanki uçak tam onun içinden geçecekmiş gibi görünüyordu. Ama Küba’da, uçağın Manzanillo hava alanından kalkışından itibaren aşağı yukarı 900 kilometrelik yol boyunca, bir kaç tane gökkuşağı görecektim. Renkler sarı ve yeşil, pembe ve kırmızı o harika pırıltıları ile ortaya çıkmışlardı. Bazen mor’dan başlıyor, oradan sarı ve yeşile, pembeye ve kırmızıya dönerlerken, Küba’nın, kendisine kötülük yapma isteği olmayan bütün insanlar için, bir hoşgeldiniz sözünü, sembolize ediyordu. Her bulutun, gümüş renkli çizgilerinin olması da dünya halklarına bir cesaret verme şeklidir.<br /><br />Oriente eyaletine bu geziyi örgütleyen kişi, çok sevgili bir arkadaşımız, bir kadın. Bu gezi sırasında, Küba’lı kadınların bir çok alt kademe önderliklerini ele aldıklarını anlattılar; bu her yerde bayağı gözlemlenen ve göze çarpan bir gerçek. Bizi çeşitli kademelerde ağırlayıp misafir edenlerin bir çoğu kadındı, o dış bahçesi ovaya doğru harika görünümlü yemekhanedeki yiyecekleri hazırlayanlardan, müzedeki kılavuzlara kadar hepsi kadınlardı. Bu Küba’da olağan bir durumdu, bununla kadınların önemli olmayan ayak işi gibi işleri yaptığını söylemeye çalışmıyorum, hiç de değil. Gerçek bunun tam tamına tersi.<br /><br /><br /><br /><br />57<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />58<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />Sancti Spiritus’taki öğle yemeğinde, bizi misafir eden yoldaş, kadındı. Okul-oncesi eğitim direktörü de, çok militant, bir kadındı. Dostluk derneğinin delegesi, ve o şehrin tarihçisi de bir kadın. Insan, burada hayatın bütün aşamalarında, bir çok kadınla karşılaşıyor. Gene de, bir çoklarının, özellikle de yabancıların akıllarında, halen, çağdaş Küba toplumunda kadınların yerini sorgulayan bir tedirginlik var.<br /><br />Hastanedeki genç bir hemşireye, sadece bir yıl daha giderek doktor olma fırsatı olduğu halde, neden beş yıllık bir eğitim gerektiren hemşireliği seçtiğini sorduğumuzda, bu giz perdesi biraz olsun aralandı. Neden doktor olmamıştı? Hastalara daha yakın olmak, onların hem ıstıraplarını hem de mutluluklarını paylaşmak için, hemşire olmak istediğini soyledi. Ve altını çizerek, ve gülerek, hemşirelerin ise başladıklarındaki maaşlarının doktorlarınkinden daha fazla olduğunu belirtti. Diğer bir deyişle, Küba’daki kadınların bulunduğu statü, onların kendi somut gerçekleri açışından incelenmesi gerekiyor. Bu, Küba kadınlarının, kendilerine, bu Özel Dönemin kahramanları olma sorumluluğunu verdikleri, anlamına geliyor. Çalışıyorlar, evlerine bakmak için dönüyorlar ve gönüllü işlerde çalışıyorlar. Uzun ve yorucu bir yürüme veya bisiklet sürüşünden sonra eve geldiğinizi tasavvur edin, elektrik yok, su yok, biraz yiyecek ve aile eve gelip işleri yerli yerine koymanızı düzenlemenizi bekliyor; bu da özellikle bu kötü şartlar altında, yanlızca evin kadınının ne yapılacağını bileceği varsayımı ve beklentisi ile oluyor. Kadınların, en alt kademelerdeki önderliği ele aldığı bir topluma neler olacağını, kafamızı iki elimizin arasına alarak, iyi bir şekilde düsünmemiz gerekir. Toplumun gücü, bir güç seviyesinden diğerine, bir ülkede zaferin kazanılabilmesinin şartı olmasından, kadınların ülke işlerine bizzat katılımına, gidecektir.<br />Küba erkekleri, kendilerini, günlük sürekli işlerin yapılmasına, günlük sorunların çözülmesine doğrudan doğruya yardım etme yolu ile, kelimesi kelimesine uyarak<br /><br /><br /><br /><br /><br />59<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />dönüştürüyorlar. Burada toplumun, erkeklerin artan bir şekilde yardımcılar olarak konuya uymaları ile, kadınlara, ne kadar daha fazla bağımlı hale geldiğini görmek mümkündür. Küba Devrimi, kadınların kitleler halinde katılımının, hayatın bir gerçeği haline gelmesi aşamasına ulaşmış bulunmaktadır. Şu bir gerçek ki, geri planda yiyecekleri düzenleyen kadınların gülümseyen yüzleri, erkeklerin zevkine hizmet eden süsler değil, ucuz iş gücü hiç değil. Onlar, günlük temizlik ve ayak işlerini yapmak üzere, yaratılmış köleler değiller.<br />Bunlar, toplumun ana sahnesine giren, kadınlar. Belkide, Özel Dönem gibi dönemler, gelişmedeki en iyiyi ön plana çıkarıyorlar. Toplumun ana sahnesine çıkan Küba kadını, kolay lokma değildir; o herkesin bir istek aracı değil, Küba Devriminin yarattığı yenilmez ruhlu bir insan, ve onun devrimci gücüdür.<br /><br /><br />O çaybahçesindeki alaca-karanlık kuşağının biraz daha sürmesini istiyordum ama, bütün, bu tipte benzer seylerde olduğu gibi, o da, daha uzun sürmedi. Karanlık onu kolayca kapladı ve görünmez hale getirdi. Bizi böylesine sıcaklıkla misafir edenlere, iyi akşamlar diledikten sonra, arabamız, akşam yemeği yiyeceğimiz eve doğru giden yola koyulduğunda, bu öğleden sonraki yaşadıklarımızın hepsi sona ermişti. Mango, avokado, diğer ağaçlara ve çiçeklere bakmanın bir anlamı yoktu. Toplantı bitmiş olmasına rağmen, beynim halen karşılaştığımız düşünceleri elden geçirmekle meşguldü. Beyin çalışmaya bir başladı mı, insanın onu durdurması olağanüstü bir şekilde zordur. Beynin çalışması konusuna çok çok merakım vardır. Şu sıralarda bilgisayarların ince ayarlarına çok fazla ilgi gösteriliyor ama insanın sürekli beslediği ve hep yanında taşıdığı, beynin ince ayarının yapılmasıyla kimsenin pek ilgilendiği yok. Insan, gerçekten hiç bir zaman, beyninin objektif bir şey olduğunu idrak etmemiştir. Objektif olan herşey gibi, beyin de dikkatli bir şekilde bakılmayı gerektirir.<br /><br /><br /><br /><br /><br />60<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1995 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Ciego de Avila’dan bir gün süren otomobil yolculuğu uzun ve sıcak geçti. Çok nemli ve aralıklı yağmurlu bir yolculuktu. Yukka çiçeklerinden yapılmış şekerli sulu, limonata benzeri guava jölesi ile doldurulmuş büsküvilerden yemek için, yolda, sadece bir kez durmuştuk. Durduğumuz yer, bütün otobüslerin durduğu, otoyol üzerinde bir kavşaktı. Yeni çiftçi pazarı tipinde bir pazar, en acayip olanı da en azından altı tane domuz kafası ile süslenmiş, domuz sandeviçlerinin reklamını yapan, karnı aç yolcuları kendisine çekmeye çalışan, bir sehpa ile beraber bir çok çeşit sehpanın da kurulmasına yol açmıştı. Kızartılıp pişirilmiş domuzların suratlarından bu işten pek memnun olmadıkları anlaşılıyordu.<br /><br />O gün, Küba’yı ziyarette olduğumuz bütün günler gibi, küçük şeyler, eminim, düzenli bir sunumun yapabileceğinden daha büyük anlama gelmişlerdi. Küba’lıların, bazı şeylere diğerlerinden daha çok değer verdiklerini anlamıştık. Kendilerine özgü öncelikleri vardı. Yemek yemeyi seviyorlardı. Iyi giyinmek ve görünmek istiyorlardı. Şarkı söylemeyi seviyorlardı. Başka seylere sahip olmak, onlar için daha az önemliyken, bunlara daha başka bir beğeni ile bakıyorlar. Yiyecek sıkıntısı içindeki bir ülkede, sabunsuz, elektrik kesintileri içinde, yeni elbise ve ayakkabının genellikle olmadığı bu ülkede, Küba’lılar, nasıl oluyor da bu en çok yapmak istedikleri şeyleri, yapabiliyorlardı? Küba’da, bugün bile, genel olarak söylemek gerekirse, ağız tadı ile giyinmemiş, birini bulmak oldukça zor; çoğu güzel süslenmemiş ve giyinmiş, sıhhatli görünen insanlar. Böyle bir zor durumda, bunu nasıl başardıkları milyon dolar değerinde bir soru. Bunu, yanıtını başkalarının bulması için bırakıyorum. Bayağı eminim, bu Özel Dönem, biter bitmez, üzerine harika romanların yazılacağı bir şey haline gelecek. Yapmak istediğim tek yorum da, bunun açıklamasının, Küba’lıların önceliklerini nasıl belirlediklerinde olması gerektiğini, sanıyor olmam. Önceliklerinin, yerli yerinde olduğunu söylemek mümkün, bu bile burjuva emperyalist hükümetlerin liderleri için söylenebilecek olandan çok daha fazladır.<br /><br /><br /><br />61<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />Küba devrimi ile garanti edilen bağımsızlıkları, onların ilk birinci önceliği; ilk öncelik çerçevesinde, ekonomik ve diğer sorunlarına çözum bulma işleri, ikinci önceliklerini oluşturuyor; ve onlar gibi aynı idealler için savaşanlara destek olmak ve onlarla beraber hareket etmek de üçüncü öncelikleri. Bu üç öncelik, Küba’lı insanları en çok sevdikleri şeye, en zor sartlarda dahi iyi bakmaları için, kuvvetli ve kudretli yapıyor. Küba’lının bu kişiliği, Fidel Castro’nun olsun, şeker kamışı tarlasındaki işçi olsun, yada Sierra Maestra’daki kılavuz olsun, kim olursa olsun, şu andaki duruma dikkatli bir şekilde bakılarak, bu kıstas noktasından başlayıp, yoğun bir şekilde geçmişe doğru inceleme yapılarak, farkedilebilir. Bu ziyaret sırasındaki düsüncelerimi, bir sıraya koymaya basladığımda, Küba’nın günümüz gerçeğinin bu yönden ela alınarak, bu şekilde bakılmaya, özünün bu şekilde kavranmasına başlandığına tamamen ikna olmuştum.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:12:09 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,9,9#msg-9</guid>
<title>Kuba'yi Ziyaret Bolum 1</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?6,9,9#msg-9</link><description><![CDATA[ VISITING CUBA<br /><br /><b>KUBA'YI ZIYARET</b><br /><br /><br /><br />“Visiting Cuba” Türkçe’ye, Küba ile Dayanışma kampanyası içinde<br />·1 ABD Ablukasına karşı<br />·2 Yanlış bilgilendirmeye karşı<br />·3 Dayanışma’nın daha geniş örgütlenmesi<br />hedeflerine hizmet etmesi amacıyla çevrilmiştir.<br /><br />Çevirenler:<br />·1 Lenlin<br />Kontrol Edenler:<br />·2 Kurtuluş<br />Kanada, Şubat 2009<br /><br /><br /><br /><br /><b>Küba’yı Ziyaret</b><br /><br /><br /><br />Hardial Bains<br /><br /><br /><br /><br /><br />NEW MAGAZINE YAYINEVİ<br />TORONTO, 2003<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Baskı<br />New Magazine Matbaası<br />P.O. Box 390, Station A<br />Ottawa, Ontario, K1N 8V4<br /><br />Dağıtım<br />National Publications Merkezi<br />P.O. Box 9164, Station T<br />Ottawa, Ontario, Kanada K1G 3T9<br /><br />Resimlemeler: Olivio Martinez<br /><br />© 2003 Hardial Bains Anı Arşivleri<br /><br /><br />Bütün hakları saklıdır. Yeniden basımı ve kopyalanması için<br />yayımcıdan yazılı izin alınmalıdır.<br /><br />ISBN 0-921032-15-3<br /><br />Kanada’da basılmıştır<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Prensiplerine bağlılık temelinde, cesaret, onur ve tüm varlıkları ile bütün engellere karşı çıkarak, ezilenlerin kurtuluşu için savaşanlara adanmıştır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />?<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />3<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />4<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode"><b>İçindekiler</b></center><br /><br /><br />·1 Yazar hakkında 7<br />·2 Yayımcının Notu 9<br />·3 “Sevgili Yoldaş” Şiiri<br />Luis Nieves Falcon 11<br />·4 Giriş<br />Miriam Almanza 13<br />·5 Küba’yı Ziyaret – 1992 17<br />·6 Küba ile Dayanışma içinde Olayların<br />Akışına Yön Vermek – 1994 31<br />·7 Küba’yı Ziyaret – 1995 43<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />?<br /><br /><br /><br /><br />5<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />6<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode"><b>Yazar Hakkında</b></center><br />Hardial Bains, ezilen ve sömürülenlerin yorulmaz savaşçısı, tanınmış olağanüstü bir devrimci, bir entellektüel ve bir komünist olarak, yaşamı hem bir örnek hem de bir kılavuz olmuş, dünya devrimci ve komünist hareketi hakkında önemli eserler yazmıştır.<br />Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’nin lideri, kurucusu, ve ilk Başkanı, 1997 yılında 58 yaşında beklenmedik bir şekilde, bu bölümde yayımlanan yazılarını geride bırakarak, oldu. Bu yazılar, onun ve Parti’sinin Küba devrimine, 1 Ocak 1959 da zafere ulaşan o büyük devrime ve Küba’nın bir ulus olarak özgür, bağımsız, egemen, sosyalist ve enternasyonalist olma hakkını engellemeye çalışan ABD emperyalizminin gaddarlığını bu güne kadar karşısına almaya devam eden kahraman halkı ile kurduğu derin dayanışma ve dostluk bağlarının bir göstergesidir.<br /><br /><br /><br /><br />?<br /><br />7<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />8<br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode"><b>Yayımcının Notu</b></center><br />“Sevgili Yoldaş” şiiri ilk defa bu kitapta yayınlanmıştır. Puerto Rico’lu, eşsiz savaşçı, Luis Nieves Falcon tarafından yazılmış, “Sevgili Yoldaş” olarak andığı Hardial Bains için derin duygularını belirttiği bir yapıttır. O, her iki tarihsel şahsiyetin özelliklerini ve dostluğunu, etkileyici bir derinlikle ortaya koyan harika bir şiirsel eserdir. Şiirin “Küba’yı Ziyaret” kitabı içinde yayınlanmasına karar verilirken, Küba ve Puerto Rico halklarının, mücadele tarihi içindeki derin tarihi dostluk bağları her zaman akılda tutulmuştur. Şiir İspanyolca olan aslından (ingilizceye -Lenlin) tercüme edilmiştir.<br />Luis Nieves Falcon, Puerto Rico İnsan Hakları Komitesi koordinatorü, özgürlük avukatı, anayurtlarında, halen üzerlerine uygulanan sömürü düzeninin madurları olan, ABD zindanlarındaki Puerto Rico’lu siyasi mahkumların savunucusudur.<br />Kitabın ‘Giriş’ bölümü, Hardial Bains’e Küba’ya yaptığı ziyaretlerinde eşlik eden ve yazarının kitaptaki yazılarındaki çeşitli bölümlerde kendisine işaret ettiği, Miriam Almanza tarafından yazılmıştır. Miriam yürekten gelen kısa giriş bölümünün, kendi kelimeleri ile ifade ettiği şu yazıdan sonra gelmesini istedi: “Bu yoldaş, dost, ve örnek komünist’in kuvvetle, kararlılıkla, cesaretle, bilinçle, sınıf bilinci ile, ve geleceğe yayarak savunduğu bu soyluluk, değer ve dayanışma, sonsuza kadar hayatta varlığını korusun ve yeşersin.”<br /><br />Miriam, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü Başkanlığı (KHDEB)’nın bir üyesidir.<br />?<br />9<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />10<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><b>Sevgili Yoldaş<br />Hardial Bains’e</b><br /><br /><br /><br />Luis Nieves Falcon<br /><br /><br /><br />Şimdi ülkene yeniden geliyorum,<br />O benim de ülkem,<br />ve,<br />Senin yokluğunun üzüntüsünü duyuyorum.<br />Hiç kimse öyle yürekten sevilmemişti,<br />böylesine kısa bir zaman içinde.<br />Sana, o hiç bir zaman unutulmayacak,<br />mutlak cömertliğin için teşekkür ederim,<br />senin sömürge sorunumuzu derin anlayışın için,<br />daha önce hiç görülmemiş ufukları açan<br />o, anlayışın,<br />o, kardeşçe şefkatin için,<br />acılarımı senin acılarınmış gibi hissettiğin için.<br />Bugün,<br />Yalnız başıma dolaşırken<br />Kongredeki yoldaşların arasında,<br />senin varlığının gücünün hissedildiği yerde,<br />biliyorum, bizi bırakıp da gitmedin.<br />Buradasın,<br />sevgi dolu gülümsemelerde,<br />sıcak kucaklaşmalarda,<br />hararetli el sıkışmalarda,<br />kararlılığımızda,<br />bütün yoldaşların içindesin.<br /><br /><br /><br /><br />11<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Hissediyorum kardeşim, dayanışmanın yeniden<br />doğduğunu,<br />Seninki gibi, biteviye,<br />Devrim için,<br />Parti için.<br />Ey sevgili dost/Yoldaş<br />Sonsuza kadar yaşayacaksın.<br />Sevgili Yoldaş<br />sen bizden hiç ayrılmadın.<br />Senin varlığını hissediyorum,<br />Gerçeği dönüştürmedeki her uğraşıda,<br />Her adalet savaşında,<br />Her direnişte,<br />Ezenlere karşı kazanılan her zaferde.<br />Sevgili Yoldaş/Companero<br />Her zaman aramızdasın.<br />Her zaman var olacaksın.<br /><br />Ottawa<br />29 Mart 1998<br /><br /><br /><br /><br /><br />12<br /><br /><br /><br /><br /><br />?<br /><center class="bbcode"><b>Giriş</b></center><br /><br />Miriam Almanza<br /><br />Küba’yı Ziyaret, olağanüstü bir devrimci, bir bilim adamı ve yazar, Kanada Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in ilk başkanı ve kurucusu Hardial Bains’in bir eseridir.<br />Kitapta üç bölüm vardır. İlki, Küba’yı Ziyaret’de, “Küba’lılık” denilebilecek her güzellik ve zenginliği ustaca ortaya koyar, Küba’lıların, bu tarihsel devrimci süreç içinde, bağımsızlıklarını savundukları muzaffer ruh ve kuvvetin gelişmesini sağlayan mücadelelerinin, temel köklerini gösterir. Onlarinki, kurtuluşa ve özgürlüğe yol açan, benzeri olmayan bir kahramanlık destanıdır.<br />Küba Devrimi’nin lideri, başkomutan Fidel Castro tarafından ünlendirilen “Ya Sosyalizm ya Ölüm” sloganının irdelenmesinin, ölçülemeyecek büyüklükte önemi vardır. “Küba’nın bağımsızlığı sosyalizm ile öylesine bağlantılı hale geldi ki, başka hiç bir slogan bu anlamı veremez,” diye yazar. Bu, tek-kutupluluk, küreselleşme ve yeni-liberalizm tarafından baskı altına alınmış mevcut uluslararası durum çerçevesinde ve Küba şartlarında kendini gösteren tarihsel mantığın bir sonucudur. Küba, emperyalizmin yok etmeye uğraştığı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin bir sembolü olarak ayakta dimdik duruyor. Küba’lıları, egemen bir ulus ve kendi kaderlerinin efendisi olarak, kimliklerini, kültürlerini ve yaşantılarını savunma uğruna, biteviye bir kavgaya girme kararlılığının dışında, başka hiç bir şey, daha fazla coşturamaz.<br />İlk bölümde, yazar, “Özel Dönem” adı verilen, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinin çökmesi<br /><br />13<br /><br /><br />KÜBA’YI ZİYARET<div style="text-align: right;" class="bbcode"></div><br />ile başlayan, Küba’lıların varlıklarını sürdürmek için savaşmak zorunda oldukları şartlarla ilgili düşüncelerini açıklıyor. Bu yıllar boyunca, ABD Küba Devrimini yoketmek için saldırı, düşmanlık gibi ve başka bir çok faaliyetlerini arttırdı; Toricelli Yasası nı ve daha sonra da Helms-Berton Yasasını geçirdi. Küba Ablukası, halkların arzu ettikleri ve savundukları soylu ilerici ideallerine karşı yapılan emperyalist saldırganlık ve adaletsizliklerin tarihinin en insanlık dışı sayfalarını oluşturmaktadır.<br />Küba ile Dayanışma İçinde Yapılanmak başlıklı ikinci bölüm, yazarın hakkında, “Burada oluşmuş olan, yeni bir dünyanın yaratılması için her şeyini, hatta çoğu hayatlarını feda etmiş bütün devrimcilerin dünyasının bir devamıdır; bugün, devrimin o akışı, dünyada pek görülmese bile, herkes tarafından en çok kabul edilen şey onun başarılı, yoğun bir gerçek olmasıdır. “ dediği, Küba ile Dayanışma’nın, ilk Dünya-çapındaki Toplantısında paylaşmış olduğu tecrübelerin ve esinlenmesinin bir meyvasıdır.<br />Hardial, Dayanişma’nın, bu dünya çapındaki toplantısını, bendine sığmayan baraja benzetiyor, herkes her fırsatta Küba ile dayanışma içinde olduğunu açıklıyor, “Soylu bir ideal için soylu bir jest,” ve Küba halkının ve liderleri Fidel Castro’nun başarılarını coşkuyla övüyorlar.<br />Üçüncü bölüm, Hardial’in bir gezisi sırasındaki “Özel Donem” hakkındaki izlenimlerine değiniyor. Bu bölüm, sosyal öncelikler temel alınarak çözülmesi gereken çok çeşitli çelişkilerle boğuşur, ve Karayiplerin bu harika adasındaki sosyalist sistemi sürdüren presipleri koruyan en iyi çözümü bulmak için belirli bir tavır da takınır. Aslında, yazar, böylesine aşikar ve çarpıcı bir gerçeğin özünü ve diyalektiğini böylesine gözlemsel bir şekilde açıklayamasaydı, bu çözüm, hayalperest ve erişilmez bir öneri gibi gözükecekti.<br />Hardial, “Bu dönemin, arkasında bir çok hoş olmayan hatıralar bırakacağını ama ayni zamanda da onları<br />14<br /><br /><br /><div style="text-align: right;" class="bbcode"></div>GİRİŞ<br />yenmek için verilecek birleşik mücadelelerin ve aci-tatlı durumların şanlı hatıralarını da geride bırakarak tarihe karışacaktır.” dedi.<br />Onun, Sancti Spiritus, Ciego de Avila ve Granma eyaletlerine yaptığı geziler, çağdaş Küba gerçeğinin bazı önemli sorunlarını incelemesini sağladı.<br />O, özellikle, Küba’nın da muazzam bir şekilde üzerinde durduğu, kadının rolü üzerine odaklandı. Hardial görüşlerini şöyle toparliyor: “Herhangi bir ülkede zaferin kazanılmasının derecesi, kadınların o ülkenin işlerine katılımının derecesine eşittir.”<br />Hardial, hemen hemen otuz yıllık bir mücadele hayatı olan kılavuzu ile beraber, Devrim Ordusu’nun, Sierra Maestra’nın ortasındaki karargahını ziyaret etti ve bu ziyaretini çok dokunaklı bir sevgi, coşku ve heyecan içinde anlattı.<br />“Küba,” dedi. “çağımızda oluşan yeni dünyanın bir halkı, benliklerini korumanın gereğini ve özlemlerini gerçekleştirmekte olan bir halktır.” Okuyucu, onun kaleminden, Küba halkının zengin tarihini öğrenecektir. Okuyucu, bu kitapta, Küba’nın özgür olmak, kendini sömürgeleştirilmiş ya da ABD nin tahakkümünde görmemek için yaptığı tarihi direnişinin parlak sayfalarını bulacaktır. Küba, bütün Amerikan saldırılarına, ithamlarına, düşmanlık ve engellemesine karşı, kırk yıldan fazla süredir ayakta durmakta, ve bir ulus olarak var olma hakkını savunmaktadır.<br />Halkın Küba Devrimi ile dostluk ve dayanışması, onların, haklı davalarına olan soylu inançlarından doğmuştur. Hardial, “Küba’da,” dedi. “Kalbimden bir parça bırakıyorum.” Gelecekte daha iyi bir adalet, barış, ilerleme ve soylu idealler için mücadelede son zaferi kazanma yolunda, Küba, kendisini, kuvvete, enerjiye ve özgüvene dönüştürdü.<br />Yaşasın adalet ve özgürlük savaşçısı şanlı arkadaşımız ve mücadele yoldaşları!<br />Dostça takdir, sevgi ve samimi hayranlıkla,<br />Miriam Almanza<br />Kasım 28, 2002<br />15<br />?<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />16<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><center class="bbcode"><b>1992<br /><br />Küba’yı Ziyaret</b></center><br /><br /><br /><br /><br />Uzun zamandan beri Küba’ya karşı doğal bir sevgim vardı. ABD ablukasına ve ABD’nin Küba’ya karşı saldırgan tutumlarına müthiş karşı olmama ek olarak, Küba halkına ve rejimine kuvvetli bir yakınlık duymuşumdur. Ancak, Küba’yı ziyaret etmeyi istememin yegane sebebi bunlar değildi. Küba bütün dünya tarafından doğal güzellikleri ve dostane insanları ile tanınmıştır. Destansal bağımsızlık savaşı ve sosyal kurtuluş mücadelelerinde olduğu gibi, Küba devriminin bizim neslimiz üzerinde muazzam etkisi olmuştur. Ancak, bunların da, özellikle bu zaman diliminde, Küba’ya böyle bir ziyaretin yapılmasının gerekliliğini açıklayabilecek sebeplerden olduğu söylenemez. Küba modern bir ülke, modern şartların bir ürünü, sömürgeci ve emperyalist yayılmacılığa, sömürgeciliğe karşı, emperyalizme karşı kurtuluş savaşlarının ve sosyalist gelişmenin bir ürünüdür. Bugün, o, halkının çıkarlarını ve bağımsızlığını emniyet altına almak gibi modern sorunlarla karşı karşıya. Ulusal çıkarları ve halkının istekleri Küba’nın bağımsızlığını ve sosyalist yolunu savunmanın ortak paydasını oluşturuyor.<br /><br /><br />“PERİODO ESPECİAL”<center class="bbcode"></center><br /><br />Şehirlerinden birinin dış eteklerinde bir yerde oturup, düşünce ve hislerimi toparlarken, şu andan ve Küba’lıların heryerde gösterdikleri sıcak karşılamalardan başlayarak, buraya vardığımdan beri duyduğum bütün seslerin hepsini bir anda işitebiliyorum<br /><br /><br /><br /><br /><br />17<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZİYARET<div style="text-align: right;" class="bbcode"></div><br /><br />– dostça sözleri, motorlu araçları, bisiklet zillerini, kuş seslerini, denizden esen serin rüzgarı, deniz kenarına çarpıp parçalanan dalgaları, ve “Periodo Especial” yani acil onlemleri de hatırlıyorum. Yazarken, Küba’ya varmamızdan itibaren bize eşlik eden ev sahibemizin yüzü gözümün önüne gelip duruyor. Onunkisi, geleceğe doğru bayağı büyük bir iyimserlikle bakan insanca bir kişinin en dostça ve en hoş yüzü. Diğer Küba’lılar da, o veya bu şekilde, bende aynı etkiyi ve kanaati oluşturdular. Ama, halen şu soru aklımda: bu ziyaretin neden bu zaman diliminde olması gerekiyor?<br />Dün, sabah erkenden, deniz kenarında ufak bir yürüyüşe çıktık. Hava temiz ve berraktı, gökyüzü açık ve masmaviydi. İnsanlar sakin bir şekilde işlerine gitmişlerdi. Böyle ufak yürüyüşler insanın dimağında büyük izler bırakabiliyor. İnsanın hayatında önemli olduğunu düşündüğü şeyler, birden doğrudan doğruya odak noktasına gelebiliyorlar. Işte, buradayım, henüz otuz yaşına yaklaşan kilavuzumla, bir yanda Atlantik okyanusunun muazzam genişliği, diğer yanda ise, dünyanın büyük şehirlerinden birindeyim. Taptaze ve açık olarak, ilk defa ziyaret ettiğim Küba’nın, bu küçük Karayip ulusunun gerçekliği devamlı kafamda yankılandı.<br /><br /><br />Hayatımda, güneşin doğuşunun erken saatlerdeki ışıklarının, yeni bir günü oluşturmasına ramak kaldığı anlar ve sonrası ile ilgili bir sürü gözlemlerim olmuştur. O taptazeliğin, o berraklığın hep bilincinde olmuşumdur. Tabii ki, yeni bir günün doğuşu ve gecenin karanlığına giden güneşin batışı doğal olaylar, ama eğer seyredilmezlerse, taşıdıkları önem sanki yokmuş gibi oluyor. Bu taptazelik ve berraklığın insanlar tarafından görülmesi, hissedilmesi gerekir ki, değerleri bilinebilsin. Bu taptazelik ve berraklıktan haberi yoksa, insan bir hiçtir, ve eğer insanların hayatlarında bir yerleri yoksa, taptazelik ve berraklığın da hiç bir değeri yoktur. Insanlar hayatlarında taptazelik ve berraklığı ararlar. Onların<br /><br /><br /><br /><br /><br />18<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1992 KÜBA’YI ZİYARET<br /><br /><br />varlığının değerini bilirler ve onların olmadığı durumlarda, onların yokluğunun acısını derinden hissederler. Evet, bahar çiçeklerinin kokusunun akşam rüzgarını bastırdığı gibi böylesine taze bir şey var olabilir, ama insanlar tarafından yaşanamazlarsa, insanlara hiç bir katkısı olmayacaktır.<br />Kanada’nın orta bölgesinden Küba’ya olan dört saatlik kısa uçuşumuz sırasında ve Gümrük’ten geçerken, gece, ve sabah yürüyüşüyle zirveye çıkan ve o zamanlardan beri, bizi saran işte bu tazelik ve berraklıktı. Temiz hava, tazelik, berraklık ve Küba’lı insanların insanca davranışı; yere, burada, Kanada’da olduğundan çok daha yakındaymış gibi gözüken ay ve manzara, hepsi insanın aklına geliyor. Küba hakkındaki istatistikleri sürekli dinliyordum, sonsuz sayıda konuşma parçaları, ve hepsinden önemlisi, ABD ablukasının yol açtıklarını. Küba, otuz yıldan fazla süredir, ABD saldırıları ve müdahalelerinin sürekli tehdidi altında yaşayan onbir milyon insandan oluşan küçük bir ülke. ABD ablukasından daha gerçek olan bir şey yok burada. Küba’lıların hayatının her bir parçası onun izlerini taşıyor.<br /><br /><br />ALTYAPI<br /><br />Küba’da, şeref ve onuru için savaşan insanlara sınırsız sempatisi olan bir kişi olarak bulunuyorum. Şeref ve onurları için savaşan bir halk olmalarından dolayı, Küba’lılarla dost olmak, oyle zor bir şey değil. Yol arkadaşım, uçakta Granma adlı kitabı okuyordu. Bir noktaya işaret ederek, “Bak ne göstereceğim. 1961 de ABD Küba’ya ambargo koyduğunu ilan ettikten sonra, Küba’lılar, ABD‘ye bağımlı, milyarlarca dolar değerindeki bütün altyapılarını değiştirmek zorunda kaldılar. Tabii ki, ABD Küba ile ticareti yasakladı, Küba’lılar, başka şeylerin yanı sıra, ABD de yapılmış olan makinalar için hiç bir bakım ve yedek parça desteği alamadılar.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />19<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZİYARET<br /><br /><br />Şimdi ise, otuz yıl sonra, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği ile ticaretin yok olması nedeni ile bütün bu maliyetleri yeni baştan tekrar karşılamak zorundalar, ki Sovyetlerle olan ticaretleri tüm ticaretin yüzde seksen-beşiydi. Aslında, küçük bir ülke, İkinci Dünya Savaşından beri ve onun öncesinde de varlığını sürdürdüğü gibi, içinde bulunduğumuz böyle bir dünya’da kendi ayaklarının üstünde zorlukla durabiliyor. “Otuz yıl gibi kısa bir süre içinde, altyapıyı iki kez değiştirmek zorunda olmanın maddi maliyetlerini düşünün!” Hali vakti az çok yerinde olan bir aile bile bütün ev eşyalarının tamamını, böylesine bir süre içerisinde, iki defa değiştirmeye yetişemez. Otuz yıl içinde tüm evi iki kez değiştirmek zorunda kalmak bir felakettir! Küba, bir ülke, bir ulus, bir halk olarak altyapısını otuz yıldan az bir zamanda iki kere değiştirmeye zorlanmıştır.<br /><br />Düşünme sürecinin çok önemli bir özelliği vardır. O da kendi devrimlerini yapmaktadır. Bir insan sakin bir şekilde düşünürken ve aklından bağlantılar kurarken, aniden, heyecan ön plana çıkar, nefes almalar hızlanır ve kalp atışları artar. İnsanın dimağında bir sonuç beliriverir. Bu duyguları, gerçeklerin, örneğin yaşadığım yerde, çarpıcı bir şekilde aniden oluştuğunda hissettim. Küba’nın bu şekilde sil baştan altyapısını değiştirmek zorunda bırakılmasına hiddetlendim ve kızgınlık hisleri ile doldu içim. Küba ve Küba halkı için şu sıralarda öylesine büyük sorunlara neden oluyor ki bu. Hiç şüphesiz, büyük çoğunluk, ABD nin rolünü açık bir şekilde tesbit ederken, bazı kişiler ise karşılaştıkları sorunlarda, en azından kuramsal olarak, kabahati sosyalizmde buluyorlar. İlk seferinde, Küba’lıları bu değişikliklere ABD zorladı. Ama ikinci keresinde, Küba’lıların kendilerinin de Sovyetler Birliği’ne böylesine bağımlı olmanın bir hata olduğunu kabul etmesine rağmen, hala şu önemli soruyu sormadan kendini alamıyor insan: Bırakın otuz yılda iki kere olmasını, bir ülkenin altyapısını ne diye bir kere bile<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />20<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1992 KÜBA’YI ZİYARET<br /><br />değiştirmek zorunda kalması gereksin ki? Bu insanlık dışı davranışı durdurmaları için suçlu olanları zorlayacak uluslararası hiç bir yasa yok mu? Dünya sağduyusunu kaybetti mi? Yoksa, işin içinde başka bir sey mi var? Bu, ana üretim araçlarının üretiminin ve dağıtımının tekelci kontrolu mu?<br /><br /><br /><br />KÜBA’NIN SAVUNUCULARI<center class="bbcode"></center><br /><br />Yılın bu zamanının genel hakim renkleri, beyaz ve grinin çeşitli tonları olan, ağaçların, sürekli yeşil olup dayanıklı iğne-şeklindeki yaprakları olanlarının dışında, kelimenin tam anlamı ile yapraksız olduğu Kanada’dan böyle, aralık ayında bile bitkilerin havadaki değişimleri hiçe saydığı bir ülkeye gelmek, yeşil sebzelerin bolluğunu, parlak güneşi ve mavi gök yüzünü görmek ne kadar mutlu ediciydi. Tabii ki, hava zararlı olabilir ve oluyor da. Bir insanın yaşadığı yaz mevsimlerinin sayısını nasıl ki yüzüne bakarak söylemek mümkünse, Küba’nın da geçen yıllar boyunca ne kadar yıprandığını anlatmak mümkündü. Bu izleri, bitkileri ve hayvanları’nın yanı sıra insanlarında da görmek mümkün. Bunlar öylesine izler ki, ancak insan aralarına karıştığında ve onlarla kaynaştığında farkedilebiliyorlar. Bunlar onların yaptıkları mücadeleler nedeni ile meydana gelen yüz çizgileridir, Küba ulusunun cesur yüzünde derin bir şekilde oluşmuş çizgilerdir, bunlar bağımsızlık, halkına bakabilmek için özgür olma ve bütün ülkelerin halklarının gelişmesine katkıda bulunma mücadelesinin zigzagları, kilometre taşlarıdır.<br />Havana’dan çıkışta yolumuz şekerkamışı tarlalarının içinden, tütün tarlalarından, muz bostanlarından, pirinç tarlalarından, balık çiftliklerinden falan geçti. Bir sürü çeşitten palmiye ağaçları kırlık alanları nokta nokta dolduruyor, başlangıçta kral Royal Palmiyesi, Küba’nın ulusal sembolü, sonra bir başkaları: tencere belli palmiye geliyor, kokonat ağaçları, ve başka yerlerde o kadar<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />21<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZİYARET<br /><br /><br />bilinmeyen değişik meyva ağaçları. Sürmeye devam ederken, insanın aklı görünen güzelliklere karşı hayretten hayrete düşerken, Küba halkı ile ilgili düşüncelere, oradan da çalışmak için ABD doları ile satın alınan benzin gerektiren arabaya doğru kayıyor. Zaman zaman konuşmalar ve kedi uykuları ile geçen zaman içinde düşüncelerim sürekli abluka’ya takılı kaldı. Hatta, varacağımız yeri bize haber veren geçit boyunca, ağaçları kaplayan çiçekler bile, ablukayla ilgili kendi hikayelerini anlatabilmek için bizi durmaya davet ediyorlardı. Onlar da, Küba’lı olan herşey, özellikle Küba halkı gibi, sanki, Küba’nın savunucuları olduklarını gösteriyorlardı. Ama ben onların ne anlatacaklarını zaten biliyordum. Durmaya hiç gerek yoktu. Hep, aynı o bir benzeri olmayan hayat deneyiydi. Genel olarak söylenirse, doğa olaylarından, bitkilerden, hayvanlardan öğrenen, insanların kendileridir. Şu anda, doğa bize insanlardan ne öğrendiğini anlatıyor; doğa ile beraber ablukaya karşı dimdik duran insanların başarısını anlatıyor.<br /><br /><br />YALNIZCA KÜBA’LININ KANIYLA YOĞRULAN TOPRAK<br /><br /><br />1965 yılında, İngiltere, Londra’yı ilk ziyaretim sırasında, Southall’da, Lady Margaret adında bir sokakta oturan kuzenimde kalmıştım. Bu sokaktaki trafik gürültüsü, kelimenin tam anlamı ile, günün yirmi dört saati devam ediyordu. Gürültü o kadar kötüydü ki, trafik gürültüsüne karşı, bir nefret oluştu içimde. Ama Küba’da, bu tip gürültüye karşı olan tutumumun değişmiş olduğunu görmek, beni bayağı şaşırttı. Nasıl olmuştu, diye insan merak ediyor? Bu bir gerçek. Gerçekten öyle oldu. Buradaki ilk günün sabahında yeni doğmaya başlayan güneşin ışıkları ile uyandığımda, sokakta gürültülerin başlamış olmasından bayağı memnunluk duymuştum. İnsanların, Küba’da trafik gürültüsünü işittiği, ve bu gürültü, günün sonraki saatlerinde giderek artma eğilimi gösterdiği sürece, Küba’da işler yolunda gidiyor demektir.<br /><br /><br /><br /><br />22<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1992 KÜBA’YI ZİYARET<br /><br />Görünüşe göre, Küba’lıların rahatlıkları, benim o rahatsızlığıma karşılık düşecek şekle, bürünmüş. İşte bu aslında trafik gürültüsünü neden hoş karşıladığımın ve burada hiç trafik gürültüsü olmasaydı kendimi neden çok fena hissedeceğimi düşündüğümün bir açıklamasıdır. Işte, ablukanın insanlar üzerindeki acı etkisi böyle, ve işte, insan, kendi hatası olmadan, bu “Periodo Especial,” yani “Özel Dönem”in içine sürüklenen bir halka karşı böyle kaygılara kapılıyor.<br />Bu sene içinde, George Bush’un, her fırsatta “Demokratik Küba’yı ziyaret edecek ilk ABD başkanı olacağını iddia ettiğini hatırlıyorum. Nasıl bir Küba’dan bahsediyor acaba? Diz çökmüş bir Küba’dan mı; yoksa Çözülmüş ve bozulmuş bir Küba’dan mı bahsediyor? Ancak, Bush, bu amacını gerçekleştirme teşebbüsünde bulunduğunda Küba’da nasıl bir karşılama töreni ile karşılaşacağından bahsetme lutfunda hiç bulunmadı. Öyle bir taş yağmuru ile bombarduman edilirdi ki, gelecekteki hiç bir ABD başkanı Küba hakkında böylesine mesnetsiz bir fikre rüyalarında bile kapılamazlardı. Düşüncelerim, beynin, böyle zamanlarda öne çıkardığı cinsten sonuçları da beraberinde getirdi ve Fidel Castro’nun ünlendirdiği slogan aklıma geldi: “Ya Sosyalizm Ya Ölüm!” Küba’nın bağımsızlığı sosyalizm ile öylesine ilişkilenmiş durumda ki, başka hiç bir slogan bu anlamı veremez. Sosyalizm olmadan bağımsızlığın, bağımsızlık olmadan da sosyalizm’in hiç bir anlamı olmaz. Bu, kapitalizmin bağımsızlığa sahte yaklaşımı, gelişme vaadi ile yıkım yarattığı, ve hiç bir garanti veremeden, enternasyonalizm vaazları verdiği, içinde bulunduğumuz bu dönemde, insanın herşeyi daha iyi ve ciddi olarak anlamasını sağlıyor.<br />Küba gerçeği, tabii ki, benim geçirdiğim bir hafta gibi kısa bir sürede görülemez ve anlaşılamaz. Havanın tazeliği, suyun berraklığı, sebzeler, hayvanlar, bu Özel Dönemde insanlarda olan o sabır ve geleceğe olan bakışları, hepsi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bunlar ilk etkileri meydana getiren özellikler. Insanlar, yalnızca ideolojik bir tavır olan bir ablukayla karşı karşıya değiller, onlar aynı zamanda, Küba’yı uzun süreden beri sömürgeleştirmeyi arzulayan onu kendi hegemonyası altına almaya uğraşan bir büyük gücün ümitsizce çırpınışlarına tanık oluyorlar. Eğer bu kesinlikle ideolojik bir sorun olsaydı, birbiri ardına gelen diğer ABD<br /><br />23<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br />yönetimleri başka taktiklere başvururlardı. En azından, kendi işbirlikçilerini iktidara getirme fırsatını elde edinceye kadar normal ilişkilerini sürdürürlerdi. Ama, böyle bir süper güç, nasıl olur da, tanımı itibariyle, Küba’nın Küba’lılara ait olduğunu düşündüğünde kızgınlığını ve gazabını saklayabilirdi. ABD’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi, diğer ülkeleri, bir kez daha, Küba’yı desteklememe kararı almaya zorladığı zaman, ABD ile Küba arasındaki ikili bir mesele olarak tanımladıkları ABD ablukasını aslında, Küba’lıların Amerikalılara ait olan milyonlarca dolar değerindeki mallarını hiç bir karşılık ödemeden ulusallaştırmaları nedeni ile koyduklarını ve haklı olduklarını söylemişti. Bu mallar nasıl olmuş da Amerikan malları olmuştu? Bundan hiç bahsetmedi. Işte bu ABD Tehdidi gerçeğinin Küba halkı üzerinde büyük etkisi ve onların düşünce sistemi ile çok ilgisi var.<br />Küba’lı dostlarımız bize bu Özel Dönem’in, Küba’lılara özel bir yük olduğunu anlattılar. Özel burada geçici şeklinde anlaşılmalıdır. Örneğin, düzenli elektrik kesilmeleri yapılıyor. Bu, Küba için geçici türden bir olay. Küba’lılar temel olarak günlük, bulabildikleri ölçüde, diğer şeylerin yanında, pilav ve siyah kuru fasulye yiyorlar. Buna rağmen, hiç kimse aç yatmıyor ve nüfusun besin ihtiyaçları karşılanıyor. Ne tek bir hastahane yatağı, çocuk yuvası, okul veya üniversite kapanmıştır veya kapanmaları söz konusu olmuştur. Bu benzeri olmayan harika bir şey. Kitle ulaşım sistemi, yedek parça ve yakıt yokluğu nedeni ile tamamen kesintiye uğramış ve bütün adadaki üretim faaliyetleri de hammadde ve yakıt yokluğundan dolayı aynı durumda. Bu Küba halkı için istisna bir durumdur ve üzerlerine aldıkları sorumlulukları yerine getiremeyen eski Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinin yeni yönetimlerinin, neyi temsil ettiklerini de göstermektedir. Burada istisna yada beklenmedik olmayan şey ise ABD yönetimi tarafından yapılan tehditlerdir. Küba halkı bu istisna durumdan muzaffer olarak çıkabilecek midir? Yoksa, ABD kendi şartlarını Küba’ya Kabul ettirerek onu köleleştirecek midir?<br /><br /><br /><br /><br />24<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1992 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />Doğu Avrupa’da ne olduğunu gördükten sonra, Küba halkının, “Periodo Especial”i, içinde zengin ve fakir olmak üzere sınıflandırılacakları başka bir yönetim biçimiyle değiştirmeye ikna edilmesi o kadar kolay olmayacaktır. Eğer öyle olursa, bir halk olarak gelişmelerinde en büyük bir engel teşkil edecek olan köleliğin bir çeşidinin geri geleceği büyük bir trajedi ile karşı karşıya kalacaklardır.<br />Daha önceden bahsettiğim Küba’lı evsahibimiz bana hislerini tutarak, eğer istila kuvvetleri Küba’yı yenmeyi başarabilirlerse, o zaman ellerine geçirecekleri şey sadece Küba’lıların kanına bulanmış toprak olacaktır. Hiç bir Küba’lı teslim olmayacaktır. Söz gelişi, ilk bakışta birbirimize tutulduğumuz, bir anda karşılıklı sevgi hissettiğimiz bu kişi, bu şekilde düşünen tek kişi değil. Bundan, ABD’nin Küba’ya getirmek istediğinin Miami’deki Küba gerçeği olduğu söylenebilir. Böyle bir şeyi kim kabullenebilir ki? Ve Küba halkının korumak istediği yanlızca bu değil ki ondan çok daha fazlası. Bütün halklar onur ve şerefi olan kendi uluslarına sahip olmalıdırlar. Küba halkının da buna ihtiyacı var. Bu dostumuz, istilacılara sadece Küba kanıyla sulanmış toprak’tan başka bir şey bırakmayacagını söylerken, insan burada onurlu ve şerefli insanların yaşadığını hisseder, bunu görür ve bunu anlar. Bu insanlar öyle kolay kolay usanmazlar, bıkmazlar. Yarıyoldan dönüp vazgeçmezler; uluslararası arena da serseri mayın gibi de dolaşmazlar. Bu anlamdaki şeref ve onurları ile, Küba ulusu kendi geleceğini kendisi garanti altına almanın araçlarını ve yollarını arıyor. Böyle bir duruma karşı pasif ve çekimser kalmaz. Tehlike anında gözlerini kapatarak tehlikenin geçmesini beklemez.<br /><br />ULUSLARARASI ETKEN<br /><br />Çeşitli yönlerden karar verici bir rol oynayan uluslararası etkenler de var. Küba halkının diğerleri ile eski ilişkilerinden pek şikayetleri olmadığını<br /><br /><br /><br /><br />25<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />anlayabiliyordum, ne olduğunu anlıyorlar. Altyapılarını iki defa değiştirmek zorunda kalmış olmalarının yanında, uluslararası durumu da en az iki defa gözden geçirmeleri gerekmişti. Ilki, ABD’nin Küba ile ilişkilerini kopardığı ve tam anlamda ticari, mali ve ekonomik abluka haline getirdiğ, ticari ambargoyu uyguladığı zamandı. Otuz yıl sonra, Doğu Avrupa ülkelerinin yönetimlerindeki değişimler ve Sovyetler Birliğinin yıkılışı ortaya çıktı. Bu olayların olmasıyla, Küba’ya karşı uyguladıkları rejim değişikliği geldi. Bu ülkeler, bazıları dostane ilişkileri devam ettirmenin yanında, açıktan açığa düşmanlıktan, tanımamazlığa, veya sınırlı işbirliğine kadar varan tavırlar takındılar. Bunun yaratmış olduğu zararların boyutları gözönüne alınırsa, insanın aklına sabotaj kelimesi geliyor. Küba’lıların şimdi ne yapmaları gerekiyordu? Başka bir süper güç bulup, onun zorluklarını yenmelerine yardım etmesine mi çalışmaları gerekirdi, yoksa tek başlarına gemiyi yürütmeyi mi seçmeliydiler? Küba halkı gemiyi kendi başlarına yürütmeyi seçti. “Özel Döneme” girmeye karar verdiler, ama gene aynı devrim amacı ile, önceden olduğu gibi. Küba halkı, ancak sosyalizm tarafından garanti edilebilecek olan, Küba’nın bağımsızlığı yolundan asla sapmayacağını ilan etti. ABD yönetimi altmışlı yılların başlangıcında hileli yollar kullanarak, devrimci ve bağımsız Küba’yı, ya başka bir yerden destek aramaya veya teslim olmaya zorlamaya çalıştı. Son otuz yıldır da hep bu yöntemleri kullanmaya devam ettiler. Halen bu zorlamalarla Karayiplerin bu ülkesini içerden ve Küba halkı için bir istisna olan, dış dünya küresi önünde, normal yolundan çıkarmaya çalışıyorlar. Dünyanın her bir köşesinde, Küba ile dayanışma içinde bulunduklarını açıklayan, bir çok insan var; Küba, ABD’nın koyduğu abluka ve Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’ndeki değişmelerin neden olduğu Özel Dönem’de, ne soyutlanmış, ne de tek başına kalmıştır.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />26<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1992 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />EKSIKLERIN BIRLIKTE ÇALIŞILARAK ĞIDERILMESI<br /><br />Küba halkının sahip oldukları ile yetinmediklerini hemen anlamak zor bir şey değil. Çok daha fazlasını istiyorlar, ama, onu, ellerinde olanı, bağımsızlık ve sosyalizm’i, kaybetmek pahasına almak istemiyorlar. Bütün insanların yaptığı gibi, Küba toplumunda neyin ihtiyaç olup bulunmadığını belirlemeye çalışıyorlar, ama bunu, ellerinde olanın değerini bilerek yapıyorlar. Değişiklik yapmak istiyorlar, ama özellikle ABD yönetimi ve diğerleri gibi, bunu fırsat olarak kullanıp, Küba halkının başarılarını yok etmek için bekleyenlerden haberleri var. Bunlar Küba’lıların en önemli varlığı olan bağımsızlıklarını ve sosyalizm’i yoketmek istiyorlar. Peki, bunun karşılığında onlara ne verecekler? Kölelik ve kapitalizm’in sahte ışığını. Bir yanda çok zengin ve diğer yanda çok fakir olmak üzere bölünmüş ve aralarına yerleştirilmiş hiç bir garantisi olmayan bir orta tabaka olan bir toplum. Küba halkını ve özkaynaklarını kendi zenginlerinin ve diğer zengin ülkelerin, özellikle ABD’nin yararına sömürecek bir düzen getireceklerdir. O düzen Küba halkının arasındaki memnuniyetsizlik ve şikayetleri yok etmeyecek tersine arttıracaktır.<br /><br />Her halk daha fazla bağımsızlık ve daha fazla sosyalizm ister. Hiç kimse “Periodo Special”in, bırakın kendisini, düşüncesinden bile hoşlanmıyor. Küba halkı için de, durum, bu anlamda, hiç de farklı değil. “Özel Dönem”den geçtiklerinin bilincinde olan, anlayan Küba halkı, bu durumda aktif olmanın gerekliliğinin de her zamankinden çok daha fazla bilincinde gözükmektedir. Küba ve dünya halkları için istisna olan bu dönemlerde uygulanan, özel tedbirler, hemen her yerde görülebilmektedir. Bu tedbirlerden biri kitle ulaşım sistemine ilişkin. Bir şekilde sözle ifade edilse, bütün insanlar ulaşımın düzenleyicileridir demek mümkündür. Esasen, ABD ablukasının sonucu olarak, Küba’ya yüklenen, değerli-para-birimi yokluğu nedeni ile, yakıt kıtlığı ile, Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği ile<br /><br /><br /><br /><br />27<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />ticaretin kaybolması, diğer şeylerin yanında, ulaşım sisteminin bozulması anlamına da geliyordu. Farklı görüntülerdeki araçlarla bir yerden bir yere gidenler, insanları, genciyle yaşlısıyla şehir ve şehir dışı gibi yollar boyunca oto-stop yaparken görüyorlar. Bir karar vermek zorundalar: acaba yolcu almalılar mı? Küba halkı için önemli bir soru bu. Bu Özel Dönemi hep beraber mi göğüsleyecekler yoksa, bu dönemi bertaraf etmek için daha sıkı bir şekilde birleşmeleri yerine, bir birleri ile kıran kırana bir çelişki içine mi sürüklenecekler? Bu tip sorular, Küba’lıların sabahleyin uyanmaları ile başlayan ve ancak uyumak üzere uzandıkları zaman yanı başlarına park ettikleri, günlük olağan yaşamlarının bir parçası haline gelmiş durumda.<br /><br />Yakıt kıtlığı, aynı zamanda yiyecek kıtlığı anlamına da geliyor; çünkü, yakıt kıtlığı nedeni ile, ekonominin makinalaşmış ve endüstriyel kısmı da sekteye uğradığında, ekonomide de keskin bir düşüş meydana geliyor. Işçi ve işgücü var ama endüstriyel üretim ciddi bir şekilde etkilenmiş oluyor. Bu yüzden, şeker endüstrisi gibi, önemli ölçüde makinalaşmış belirli önemli sektörlerde, büyük ölçüde insan gücü ve emeğinin kullanılmasına geri dönülmüştür. Bu nedenle, etkilenen işçilere bu işyerlerine yakın somut yerleşim yolları bulunması gerekmiştir. Öküz arabaları ziraatte, bisikletler de ulaşımda kullanılmak üzere sisteminin bir parçası haline getirilmiştir. Her türlü zorluğa rağmen, Küba, yinede, eğitim ve sağlık hizmetlerinin de arasında olduğu yaşam için zorunlu hizmetleri sağlamaya devam etmiştir. Bütün bunları sosyalizm olmadan nasıl yapabilirlerdi? Bir çoğu bu soruyu yüksek sesle soruyor. Sosyalizm, böyle bir istisnalı dönemden geçişleri sırasında, Küba’lıları avantajlı bir konumda tutmuştur. Kapitalizm onları kurtaramazdı. Bu da bir çok Küba’lının ABD yönetimine şüpheli gözlerle bakmasının bir nedenidir. Onlar, ABD’nin başlarına kapitalizmi musallat etmek istediğini biliyorlar. Bu, bir de, ekonomideki bu sorunları kullanarak, politik gücü zaafa uğratmak, özellikle onun karakterini değiştirmek için fırsat kollayanlara karşı mücadele etmek anlamına geliyor. Küba’nın bu durumdan kuvvetlenerek çıkmasını garantilemek için, ayakları üzerinde çok daha iyi durması için, uluslararası ve ulusal ortamlarda dostlarla ilişkileri kuvvetlendirmek ve düşmanlarla gereken şekilde<br /><br />28<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1992 KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />mücadele etmek anlamına geliyor. Halkın tümünün, ayak parmakları üzerinde, sıçramaya hazır bir şekilde olmasının, durumu kökten çözmesi gerektiği, anlamına geliyor. Küba halkının gerektiği gibi örgütlenmiş olduğunu ve durumla kahramanca karşı karşıya olduklarını gözlemlemek hiç zor değil. Bu özel tedbirlerin işaretlerini, Küba’ya varmadan önce bile görmek mümkün. Seyehat Acentası veya bir dost, Küba’nın bu Özel Dönem’den geçmekte olduğundan sizi haberdar etmek zorunda. Turizm’in şekillendiği ve geliştirildiği yöntemler ve yollar bile, bu istisna tedbirlerin alındığı hakkında, size bir çok şey söyleyecektir. Bütün Küba’lılar Özel Dönem’den bahsediyorlar; bu dönem bütün Küba’lıların üzerinde ve Küba’daki hayatın her bir parçasında izini bırakıyor.<br /><br /><br /><br /><br />O RUHU PAYLAŞMAK<br /><br />Böyle bir kısa geziden yurda dönerken, özel bir ziyaret olarak adlandırılmasına rağmen, Küba’lılarla toplantıları, ulusal ve uluslararası konumları hakkında fikir alişverişlerini de kapsamıştı, bütün bunların içinden, bir şey kendisini gösteriyordu: uçak mavi gökyüzü ve orta Atlantik okyanusunun yeşil suları arasından geçip beyaz renkli örtülerle kaplı alana geçerken – insanın aklında taze ve berrak olarak tutulması gereken, ve insanın hiç bir zaman bulutlanmasına izin vermemesi gereken, o yaşanan izlenimler. Aslında Küba’yı ziyaret etme kararı vermeme Küba’nın çevresinin tümü sebep olmuştu, ve insan bu sonuca ancak yurda geri dönerken varabiliyordu. Küba halkı çevrelerinde olup biten hiç bir şeyi göz ardı etme lüksüne sahip değil, bunu biliyorlar. Çözümleri kendilerinin sağlamaları gerektiğini biliyorlar. Aktif bir yaklaşım içinde olmaları gerektiğini biliyorlar. Çözüm hiç bir zaman beklemeyle, kendi kendine gelmez. Çözümler daima araştırılırlar, beklenmezler.<br />Sabah erkenden, yurda dönüş uçağını yakalamak<br /><br /><br /><br /><br /><br />29<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />üzere yola çıktığımızda, güneşin ilk ışıkları ile ufku renklendiren çok çarpıcı bir gökyüzü vardı. Tam kavuniçi değil, kesinlikle sarı, kahverengi veya maviye çalan mora da tam benzemiyor. Güneş yükseldikçe, bu renk ufkun her yanına dağıldı. Muhteşem bir görünüştü. Sanki bu Küba’nın rengiymiş gibi geldi. Inanmak için görülmesi gerek. Küba ile ilgili betimlenecek hiç bir şey bunu yeterince anlatamaz. Insanın oraya gidip onu kendi gözleri ile görmesi gerek. Her yıl binlerce Kanada’lı bunu yapıyor. Küba’lıların bu Özel Dönem’de bir tek çözüm yolları var: Direnmek ve geçmişte karşılaştıklarından daha da büyük olan zorluklara rağmen ilerlemek. Bu onların, kendileri için yeni durumları yaratmalarının bir yolu. Onlar, bağımsızlıklarını korumak ve güçlendirmek yolunda, sorunlarıyla başetme, boğuşma azmi ile ilerliyorlar.<br /><br />Yurda dönüşte bizi tatlı bir sürpriz bekliyordu, bulutlarla kaplı gökyüzü açılmış, Ontario gölünün üzerindeki, berrak mavi gökyüzünü ortaya çıkarmıştı. Mirabel havaalanından arabayla çıkıp, ulusal başkent bölgesine doğru sürerken, güneşin batışından hemen sonra oluşan, nefis rengarenk bir gökyüzü gözüküyordu. Bu, güneşin batışının da doğuşundaki özelliklere sahip olduğunu gösteriyordu. Ufukta bir sürü renk cümbüşünün meydana getirdiği gösteri ile, Küba halkının ne amaçla savaştığını taptaze ve berrak bir şekilde öğrenmiş olarak, eve vardık. Küba’yı Ziyaret, yeni düşünceleri ve dönemleri yaratan o ruhu, anlayışı paylaşmak içindi.<br />?<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />30<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1994<br /><br />Küba ile Dayanışma içinde Yapılanmak<br /><br /><br />Küba Karayipler denizinde, ABD’nin doksan mil güneyinde, onbir milyon nüfuslu bir adadır. Şu anda, Küba’nın nüfusunu oluşturanların çıkış noktaları, Ekim 27, 1492 de, şu andaki Küba’nın olduğu yerde karaya çıkan, Kristof Kolomb’un adaya varışı ile başlayan, İspanyol, Afrika, Antiller’deki insanların, bir karışımına dayanır.<br /><br />Küba dörtyüz yıldan fazla İspanya’nın bir sömürgesi olarak kaldı, bu zaman içerisinde Küba ulusunun karakteri, tarihi, kültürü ve gelenekleri oluştu. Bu süreç Ekim 10, 1868 de başlayıp otuz yıldan fazla süren bağımsızlık savaşı ile güçlendi. Bu savaşın en tanınmış ve belirgin liderleri, anayurdun Kurucusu, Antonio Maceo, Dominik’li Maximo Gomez, ve Küba’nın ulusal kahramanı ve Küba ulusunun öğretmeni Jose Marti dir.<br /><br /><br /><br />Küba, bağımsızlık savaşının, hemen hemen zafer kazanmak üzere olduğu, 1898 yılında, ABD’nin İspanya’ya karşı savaş ilan etmesi, Küba halkının en derin umutlarını da aldı götürdü. Savaş, ABD’ye Puerto Riko ve Filipinlerin mutlak kontrolunu sağlarken, Küba’nın da askeri olarak işgalini getirerek, Paris anlaşmasının imzalanması ile sona erdi. Mayıs 20, 1902 de, Küba’nın bağımsızlığı tanınarak ABD’nin, birbirini takip eden kokuşmuş yönetimlerinin, yeni tipten bir sömürgesi haline getirildi; bu durum Küba halkının gerçek bağımsızlık için yaptığı kavganın, Ocak 1, 1959 da Devrimin Zaferi ile sonuçlanmasına kadar sürdü.<br /><br /><br /><br /><br />31<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />32<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />I994 KÜBA ILE DAYANIŞMA IÇINDE YAPILANMAK<br /><br /><br />Diğer bir deyişle, Küba halkı, kendilerine ulus karakteri kazandıran, ulusal bir yurt ve kültür oluşturdukları, 502 yıllık bir mücadele tarihini paylaşmaktadır. Günümüze kadar da, anayurtlarının bir parçası olan, en doğu ucundaki Guantanamo eyaleti, orada bir askeri üs bulunduran ABD tarafından işgal altında tutulmaktadır. Küba’lılar, 1959 daki devrimleri ile, tarihlerinde ilk kez bağımsız bir halk olarak yurt çapında uluslarının inşa işine başladılar.<br /><br /><br />ABD emperyalizminin, Küba Devrimini ezmek ve halkını mutlak bir teslimiyete getirmek şeklinde ilan edilmiş, bir amacı vardır. Bunun metotlarından biri, bütün çevresini saran bir abluka ile, halkı açlığa maruz bırakıp, teslimiyetlerini sağlamaktır. ABD, demokrasi ve insan hakları adına, Küba halkının kendilerinin oluşturduğu ve şimdiye kadar gördüğü en insanca ve en demokratik sistemi, yerle bir etmeye çalışmaktadır. ABD, Küba halkının sahip olduğu herşeyi, ulus karakterini, kendi ulusunu inşa hareketini yoketmek istiyor. Buna karşılık, ABD’nin vereceği ise sömürü, yoksulluğa mahkumiyet, ve aşağılanmadır.<br /><br />Küba halkının, Kanada ve bütün dünyadaki halkların desteğine ihtiyacı olduğunu söylemek, durumu çok hafif olarak ifade etmek olacaktır. Kanada halkı, ABD emperyalistlerinin, ülkeleri üzerindeki ekonomik, ideolojik, kültürel ve askeri baskının kendilerine has bir tecrübesine sahiptir. ABD tarafından baskı altında oldukları sürece, kendilerine has özelliklerini hayata geçiremeyeceklerini biliyorlar. Varlıkları için öylesine önemli olan, modern bir anayasa ve modern bir ulusal ekonomi temelinde, uluslarını yaratmak görevini ele alamıyorlar.<br />Küba ile dayanışma içinde olmak bir sürü anlama gelebilir. Tamamen insancıl bir tavır takınmaya işaret edebilir, ki bu olumlu bir yaklaşımdır. Bu temelde, dayanışma hareketlerinden biri olarak, Küba için, malzeme desteği arttırılmalıdır. Bu, Küba halkının kendi<br /><br /><br /><br /><br />33<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />işlerini, herhangi bir yabancı güç karışmadan, kendisinin yapmasında özgür bırakılmasını, ve ABD ablukasının kaldırılmasını talep eden, politik bir jest olabilir. Bu da olumlu bir şeydir. Bu, Küba’nın sosyalist bir sistem kurmaya ve başka ülkelerde benzeri sistemlerin kurulmasına destek vermeye hakkı olduğu talebinin açıklandığı, ideolojik bir ilan ediş şeklinde de olabilir.<br /><br />Bunu yaparken düşünülen ne olursa olsun, bir şey çok açık: Küba’nın desteğe ihtiyacı var ve bu destek ona verilmelidir. Daha şimdiden, Kanada’lılar bazı girişimlerde bulunmuş durumdalar. Bu girişimler desteklenmeli ve yenileri hayata geçirilmelidir. Herşey söylenip yapıldığında, bu girişimlere katılınması ve desteklenmeleri önemlidir.<br />Geçen hafta Havana’da bir araya gelen, Dünya Dayanışma Toplantısı, Küba için yapılan geniş desteğin muhteşem bir ifadesidir. Bu destek daha da genişletilmelidir. Yurdumuzda sosyal dönüşümlerin yapılması hakkı için mücadele eden CPC(M-L), bunun yurt dışında da yapılmasını destekliyor. ABD emperyalistlerinin ve dünya gericilerinin bütün karşı çıkmalarına ve hoşlanmamalarına karşın, Küba, muazzam değişikliklerin meydana gelmekte olduğu ülkelerden biridir. Bu değişiklikler savunulmayı hak ediyorlar.<br />Kasım 25, 1994 de saat 18:30 sıralarında, Küba Komünist Partisi Genel sekreteri ve Küba Cumhuriyetinin başkanı, Fidel Castro, konuşmasını, bir kaç kez “teşekkürler” diyerek bitirirken, yüz dokuz ülkenin milyonlarca halkını temsil eden üçbinden fazla el, heyecanla dolu olarak, en içten gelen dayanışma duyguları ile onu kutladı ve hep birlikte alkışladı. Bu, 21 Kasım sabahı Havana’da toplanan ve bütün bir hafta boyunca devam eden, ABD emperyalizminin, Küba halkını teslimiyete zorlamak için aç bırakmak üzere uyguladığı, insanlık dışı ablukasına karşı, Küba halkının en seçkin duygularını yaratan Küba ile Dayanışma toplantısında tansiyonun en yükseğe çıktığı bölümüydü.<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />34<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />I994 KÜBA ILE DAYANIŞMA IÇINDE YAPILANMAK<br /><br /><br /><br />Herkesin, Küba’nın, esas olarak, onu yutmak isteyen yabancı bir güç tarafından uygulanan ablukanın bir sonucu olan, bu “Özel Dönem’den zaferle çıkması için, üzerinde hep birlikte çalişmak üzere sabırsızlandığı, yüzlerce düşünce ve binlerce plan. Beş kıtadan gelen katılımcılar, 21 Kasım 1994 de, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü (ICAP) başkanı, Sergio Corrieri tarafından açılan genel kurulun toplandığı, Karl Marks Tesisi ve ona bitişik sosyal tesiste, bazıları tecrübelerini paylaşarak, bazıları yapacakları sunumlara son şeklini vermeye çalışarak, ve bazı diğerleri de, ülkelerine dönerken götürmek istedikleri programla ilgilenerek, bir araya geldiler. Bütün bunlar Küba için yapılıyordu, ama aslına bakarsanız, aynı zamanda kendileri için de yapıyorlardı. Küba’nın düşmesi herkes için kötü olurdu. Bunu hiç kimse istemiyordu. Dünya halklarının mücadelesine daha fazla sekte vuracak, daha fazla geri bıraktıracak hiç bir şey istemiyorlardı. Günümüz şartlarında, çağdaş anlamda zafer kazanmayı istiyor, özlemini duyuyorlardı. Onlar, dayanışma içinde, sadece dayanışma değil, Küba’nın karşıkarşıya olduğu zorluklarda, sadece zorlukları değil, ama aynı zamanda onları yenmenin, gelişmeye doğru bir yol açmanın fırsatını da görüyorlardı.<br />Çeşitli bölgeleri temsilen, Kanada’dan doksan kişiye yakın kişi katılıyordu. Bunlardan otuz kadarı, Küba’ya uygulanan ABD ablukasına karşı yürütülen kampanyayı, daha etkili hale getirmenin yollarını bulmak ve planlarını yapmak amacıyla, ilk günün öğle yemeği arasında, buluşmuşlardı. 25 Kasım’daki Dayanışma toplantısı sonuna yaklaştığımızda, faaliyetlerini kendi organizasyonları temelinde hayata geçirmeleri, ulusal bazda da birbirleri arasında koordinasyon yapmaları gerektiği, açıkça belli olmuştu. Her ne kadar Kanada delegelerini aynı anda aynı yerde bir araya getirebilmek mümkün olmadıysa da, ideolojik düşüncelerin ötesine giden bir organizasyona, bu kadar çok sayıda katılımda bulunan delegelerimiz olduğunu bilmemiz iyi<br /><br /><br /><br /><br /><br />35<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br />olmuştu.Var oluşları, bir halk oluşturmaları nedeniyle, ve egemenlik hakkına sahip olmalarından dolayı, Küba halkı desteklenmelidir. Bu, ne verilen, ne de alınan bir haktır. Günümüzde artık zamanı gelmiş olan köklü dönüşümlerin, değişikliklerin öldürücü düşmanı, insanlık dışı bir güç, saldırgan bir emperyalist komşuyla yaşayan bir halk olarak, Kanadalılar kendi var oluşlarını, işlerini dışardan gelebilecek bir baskıdan bağımsız olarak yapmak isteklerini her zaman hissettiler. Atlantik bölgesi eyaletlerinden, Quebec’ten, Ontario’dan ve batı eyaletlerinden gelen, dünya halklarının bu soylu hedefi etrafında, geleceklerini, herhangi bir yabancı etkilemesi olmadan belirlemek için birleşmiş, insanlar vardı. Küba halkı için, şu anda sağlanan destek, bunun, somut göstergesiydi.<br /><br /><br /><br />Bu ilk Uluslararası Dayanışma Toplantısı, Sergio Corrieri’nin açılış konuşması ile başlarken, toplantının da bütün çerçevesi ortaya çıkarmaya başladı. Birbirini önceden tanıyan, yada hayatlarında ilk defa karşılaşan kişilerin, sıcak el sıkışmaları ve kucaklaşmaları. Insanın elini uzatıp ilk defa karşılaştığı insanlarla yakınlık kurarak, iletişim yollarının açılması. Biraz da, az biraz geride durma, çok ileriye çok hızlı gitmeyi istememenin yarattığı dikkatli olma, hisleri de oluşuyordu. Burada oluşmuş olan, yeni bir dünyanın yaratılması için her şeyini, hatta çoğu hayatlarını feda etmiş, bütün devrimcilerin dunyasının bir devamıdır; bugün, devrimin o akışı, dünyada pek görülmese bile, herkes tarafından en çok kabul edilen şey onun başarılı, yoğun bir gerçek olmasıdır. Gülen yüzlerin çoğunda bir çok kırışıklıklar vardı, bazılarında daha az, çok azında da bu kırışıklıklar hiç yoktu. Bu devrimin gerilemede olduğu, geçerliliğini kaybetmiş güçlerin saldırıya geçtikleri dönemlerde, beklenen bir şey. Bazılarında az, bazı insanlarda ise daha çok gözlenebilen aşırı güven de, etrafta halen varlığını<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />36<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1994 KÜBA ILE DAYANIŞMA IÇINDE YAPILANMAK<br /><br /><br />sürdürenin ne olduğunu, neyin aranmakta olduğunu ve neyin çöp tenekesine atıldığını hatırlatan bir şeydi. Dünya devriminin akışının, zamanımızda, şimdilik pek hızlı olmadığı, dolayısiyle bütün hareketlerimizi, ağırbaşlı ve sogukkanlı bir yaklaşımla yapma gerekliliği, açıkça verilen bir mesajdı.<br />Sergio Corrieri’nin konuşmasının arkasından, Ulusal Meclis Baskanı, Ricardo Alarcon, ana-tema konuşmasını yaptı. Onun konuşmasından sonra, soru-cevap bölümü geldi ve bu bölümde, kelimenin tam anlamı ile, barajlar yıkıldı, bütün toplantıyı, konuşma arzusu, dayanışmaya katılım açıklamaları ve soylu hedefler için soylu açıklamalar aldı. Dil düşüncelerin bir elbisesidir, o olmadan, insanın, aklında ne olduğunu, o kişinin sosyal bir birey olarak oluşturduğu bilinci, bilmek mümkün değil; yapacaklarına ilişkin kararları açıklamaya yarayan kelimeleri yaratan ve düşünce üretimini hayata geçiren, insan beyninden gelen, karşı konulamayan bir yanıt. Insanlar, Küba halkını ve liderleri Fidel Castro Ruz’u, Küba Komünist Partisi’nin Genel sekreteri’ni, Başkomutanlarını, Küba Cumhuriyetinin Başkanı’nı öven kelimeleri sesler halinde çıkartıyorlar. Bu sesleri çıkaranların aynı zamanda, bu sözleri kararları, davranışları ve hareketleri haline getireceklerine dair söz vermekte oldukları da, tam gerçekliği ile ortada; ve bunlardan çoğu, bu konuştuklarını, söz ettikleri şeyleri, hareket ve davranışları olarak, çoktan hayata geçirmiş durumdalar. Genel kurul toplantısında, toplam olarak, bir çok ülkeden gelen, elliden fazla mesaj vardı. Kanada’dan, ABD’nin Küba’ya abluka uygulamasına karşı olan, bir gurup Kanadalı parlementer adına, Svend Robinson konuştu.<br />O bölümde, Küba Komünist Partisi Polit-Büro üyesi, Carlos Lage, ertesi gün de Küba Devlet Başkanı, Küba’nın en demokratik ve insancıl bir ülke olduğunu, ekonomisinin halkın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğunu, uluslararası konularda hep adil durumlardan yana olduğunu, sürekli hale gelmiş olan bu müthiş kriz, Özel Dönem olarak devam edereken, ablukanın Küba toplumuna yöneltilmiş en büyük tehdit olduğunu, şüphe götürmez bir<br /><br />37<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />şekilde açıkladılar. Küba’lı Eğitim, Sağlık Bakanları ile beraber diğer bakanlar da, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve diger alanlarda, ablukanın, üzerlerine etkisini gösteren rakamlar, olaylar, ve bu Küba’nın alanlardaki başarıları üzerinde durdular. Küba yönetiminin resmi raporları ile donanan ve beş kıtadan, bu kadar çok insanın varlığından kuvvet alan katılımcılar üç komisyon halinde çalışmak üzere guruplaştılar; guruplarin biri abluka’ya karşı, ikincisi Küba üzerine yanlış bilgilendirme, ve üçüncüsü de dayanışma’yla ilgili daha ileri planlar üzerineydi. Yüzlerce kişi bu komisyonlarda konuştu, çeşitli öneriler hazırladılar, dayanışma çağrılarını, Küba halkı’nın mücadelesini kazanacağına olan derin inançlarını yinelediler. Kasım 22, yani Dayanışma Toplantısının ikinci gününün sonunda, herşey yerli yerine oturtulmuş ve işlemeye başlamıştı.<br /><br />Bu çalışmalar sırasında, 109 ülkeden 3079 katılımcı olduğu, ilan edildi. Konuşmacılar arasında, Nobel Barış Ödülü kazanan, Arjantin’li, Adolfo Perez Esquivel, Guatemala’lı Rigoberta Menchu, Sandinista lideri Daniel Ortega, ve daha bir çok siyasi örgüt, parlemento gurupları, dini topluluk, sendikalar, entellektüeller, hükümetler, gençlik ve dayanışma örgütlerinden temsilciler vardı.<br /><br /><br />Karl Marks Tesislerine bitisik sosyal tesiste Küba yayınları ve Küba hakkında bütün dünyada yayınlanan kitapların bulunduğu sergiler vardı. Sergilerde aynı zamanda fanilalar, boyama resimler, posterler, armalar ve benzeri şeyler de bulunabiliyordu; bir sürü yiyecek ve içecek satan büfeler de vardı. Bu Karayiplerin Incisi olarak bilinen adanın kuzeyindeki Atlantik kıyılarında, ABD emperyalist kıtasından sadece doksan mil uzakta, muazzam hoparlörlerle yayılan Küba müziği ile beraber, dalgalar deniz kenarını döverken, her ne kadar devrimin şu sıralarda pek hareketli olmadığını bilmesine rağmen,<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />38<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1994 KÜBA ILE DAYANIŞMA IÇINDE YAPILANMAK<br /><br /><br /><br />insanın kendisini doğal olarak, daha cesaretli hissederek artık başka devrimlerin olmayacağını söyleyebilmesi mümkün değildir. Evet, bu olan bitenlerin ortasında, dünyada değişimin gücünü yaratan, gelişmenin ve hareketin kaynağı olan, milyarlarca çalışan, sömürülen ve ezilen insanların olduğu, asla unutulmamalıdır. Onlar orada olduğu sürece, devrimler de olacaktır. Hükümetlerden ve diğer kuruluşlardan Dayanışma Toplantısı’na, yüzlerce selamlama ve tebrik mesajları gönderildi, bunlar, dünyanın aynı kalmak istemediğinin bir çeşit ispatıdır. ABD emperyalizminden doksan mil uzakta, binlerce insan toplanarak, onun yok olmasını istedi. Bu, ‘yeni-liberalizm’e, onun arma ve bayraklarına karşı yaratılan ifadelerin, bütün sözlerin ve sunumların en yanılmaz olanıdır.<br /><br /><br />Kasım 23 akşamı, Ulusal Tesislerdeki Küba kültür gecesi’ne ek olarak, ev sahipleri “Cuba Es Su Musica” ile dans, şarkı ve Küba müziğinde en iyilerin dinleneceği ve bütün herkesin katılacağı, 24 Kasım perşembe gecesi için, bir resmi davet teklifini yaptılar, bu vesile ile, ICAP’ten sendikalara, gençliğe, yayın organlarına kadar Küba toplumunun bütün kesitlerinin, ziyaret edilme fırsatı olacaktı, dayanışmayı pekiştirmek için gerekli herşey vardı. 23 Kasım akşamı, Devrim Savunma Komiteleri tarafından düzenlenen, büyük bir programla, şehrin bir bölümü, katılımcıların tümünü, evlerine ve mahallelerine davet ettiler. Hava da, buna elverişliydi, kısa aralıklarla, zaman zaman da yağıyor olsa, yoğun yağmur mevsimi hızla yaklaşıyordu. Bir çok Küba’lı da, bu programlara katıldı ve bütün ülke, bu programları yayın organlarından izledi; yabancı yayın organları, özellikle ABD’dekiler, programları boykot ettiler. Dünyadaki ‘en özgür’ toplumunun, ‘en özgür’ olduğunu iddia ettikleri, ABD yayın organlarının tipinde, yalan ve yanlış<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />39<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />KÜBA’YI ZIYARET<br /><br /><br /><br />bilgilendirme ciğlıklarına izin veren bir sessizlik duvarı örülmüştü.<br />Dayanışma Toplantısı, Kasım 25 deki son genel kurulda, heyecanla ve herkes tarafından kabul edilen, bir faaliyet programı ve deklerasyonla sona erdi. Dayanışma Toplantısı faaliyetlerini toparlarken, çeşitli delegeler toplantılarını bitirmek için hızla çalışıyorlar; dostlar bir birleri ile koordinasyon ve çalışmalarını hızlandırmak için yeni düzenlemelere gidiyorlardı; genel kuruldakilerin duymayı heyecanla istedikleri, ve Fidel Castro Ruz’un ağzından işitmek istedikleri bir beklentileri vardı; ve o, bütün ileri görüşlülüğü ve bağlılığı ile, Küba’nın asla teslim olmayacağını ilan etti. Insanlar, uzun zamandan beri, bilinen odaklardan kaynaklanan, devrimci sloganlar ve laflar arasında, avazlarının çıktığı kadar, aşırı , teslimiyetçi, yalan haber üretimi ve dağıtımı bombardumanına tutulmaktadır: Küba, bir dönüm noktası haline gelebilecek mi? Bu nokta, Küba olabilir veya olmayabilir, fakat bir şey çok açık: Dayanışma Toplantısında ortaya çıkan beklenti hissi, bir dönüm noktasının bulunması yönündeydi. Fidel Castro’dan bütün Küba’lı delege ve yöneticilere, orada tanıdığımız bütün katılımcılara kadar, herkes bir dönüm noktası bulmak için çalıştıklarını ilan ediyorlardi. Bir dönüm noktası bulunacak mı? Bulunması gerekir. Yaprakların bile kıpırdamadığı, uzun sıcak, nemli, ve boğucu, bir havadan sonra, gök gürültüleri ile gelen yağmur fırtınası ve şimşekler gibi, o cinsten bir şey olması gerekir, bunun. Herşey oldugu gibi durmakta. Dahası, herşeyi geri itmek, ortaçağ karanlığına, en azgın sömürü ve köleliğe döndürmek için, muazzam bir baskı uygulanmakta. Taze bir serinliğin artık ortaya çıkması gerekir. Emperyalizm, devrimi, tuzağa düşürerek bertaraf edilebileceğini zannediyorsa da, onu emperyalizme karşı bir savaşta akan kanla veya karışıklıklarla, karşı-devrim ve saldırılarla boğabileceğini ümit etse bile, şundan hiç bir şüphe yok ki, dünya, insan gelişimindeki en büyük devrimlerinden birinin arifesinden geçmektedir, bunun için hazırlıklar her bir yanda yapılmaktadır.<br /><br /><br /><br />40<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />1994 KÜBA ILE<br />DAYANIŞMA IÇINDE YAPILANMAK<br /><br /><br /><br />Bu toplantıya, CPC(M-L)’i temsilen katılmış biri olarak, aklıma gelen tek şey, ileriye gitmenin tek yolunun, dünyadaki bütün devrimci güçlerle, çağdaş tanımlar temelinde yakınlaşarak, her zamankinden daha çok çalışmaktan geçtiğidir. Sübjektif etkenler objektif şartlarla uygun hale getirilmelidir. Bu Küba ile Uluslararası Dayanışma Toplantısı bu yönde sağlanmış olan bir katkıdır.<br />?<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />41<br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />42]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>DEVRIM DUNYASI</category><pubDate>Mon, 19 Mar 2012 05:09:41 -0700</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?5,8,8#msg-8</guid>
<title>Herşeyin Üstünde Olan Halkın Isteğidir, Parlementonunki Değil</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?5,8,8#msg-8</link><description><![CDATA[ <center class="bbcode"><b>Herşeyin Üstünde Olan<br /><br />Halkın Isteğidir, Parlementonunki Değil!</b></center><br /><br /><b>Hindistan Komünist Ghadar Parti’nin 28 Ağustos 2011 tarihli basın açıklaması</b><br /><br />Yöneten sınıfın, siyasi partilerin baskın olduğu, bozuk sistemi şirin gösterme uğraşılarının bir parçası olarak, UPA hükümeti Lokpal yasa tasarısı hazırlama sürecini başlattı. Hükümetin amacı iktidarda olan partinin kontrolü altında olan bir yolsuzlukla-mücadele kuruluşu oluşturmak, ve bunu sözde-bir-danışma sürecini takip ederek yapmak. Hükümet bir yandan uluslararası sermayedarları memnun ederken aynı zamanda yerli eleştirmenleri böylesi bir ‘yönetim reformu’ ile susturmak niyetinde.<br /><br />Mevcut bozuk düzene ve aşırı-sömürücü sisteme olan nefret ve kızgınlık öylesine güçlü ki Lokpal yasa tasarısı, hükümetin pek beklemediği, gerçek bir kitle hareketine neden oldu. Siyasi partilerin baskin olduğu siyasi sistemin güvenilirliğini kuvvetlendirmenin tam aksine, Anna Hazare’nin önderlik ettiği yolsuzluğa kitlesel karşi çikiş slogani Parlementodaki bütün siyasi partileri savunma durumuna soktu. Bu siyasi partilerin ve baskilari altinda tuttuklari sistemlerindeki krizi daha da derinleştirdi.<br /><br />Hükümet, sadece yüksek kademelerdeki yetkililerin yolsuzluklarını inceleyecek bir kurum kurmak istiyordu. Anna’nın ekibindeki ve diğer örgütlerdeki insanlar ise: &quot;Hayır, biz halkın tüm çekincelerinin sonuçlandırılmasını istiyoruz, dolayısiyle Lokpal tasarısının kapsamı bütün hükümet seviyelerini ve yetkililerini içermelidir&quot; dedi. Hükümet kendi dar çerçevedeki tasarısını ileri sürdü, ancak geri çekilmek zorunda bırakıldı. Parlemento Anna Hazare ve ekibinin acil taleplerini müzakere etmek zorunda kaldı.<br /><br />Halkın buhareket içindeki başarısı, Parlemento partilerini konu üzerinde hareket etmeye zorlaması oldu. Anna’nın bu karşı çıkışı ve onunla gönüllü olarak birlesen bir çok insan, emekçilerin bir çoğuna umut verdi ve müthiş bir kendine güven sağladı. Şu ana kadar kazanılan kısmi başarı, halka, hep birlikte yapılan siyasi kitle hareketinin neler başarılabileceğini gösterdi.<br /><br />Kitle heyecanı, büyük sermaye ve onların yoldan çıkmış partilerinin meclisi kontrol ettiği, mevcut demokrasi sisteminin temel bir sorunu ile ilgili bilinç düzeyini yükseltti. Çok partili temsili demokrasi’nin enbüyük sömürücülere, rezil bakanların ve devlet yetkililerinin emeğimizi ve ülkemizi yağma ve talanına zemin hazırlaması için kurulmuş bir düzen olduğunu daha da gözler önüne serdi.<br /><br />Halk, parlemento dışından kişilerin hazırladığı Lokpal tasarısının referanduma konulmasını talep etti. Hükümet bu talebi kabul etmedi. Içinde Kongre, BJP ve CP(M) nin de bulunduğu mevcut sistemin bozukluğundan yarar sağlayan bütün siyasi partiler karar-verme gücünün Parlemento’da olması gerektiğinde ısrar ettiler.<br /><br />Mevcut demokrasi sisteminin temel sorunu, kesinlikle tam buradadır, çoğunlukta olan büyük halk kitlelerini karar-verme sürecinin dışında tutmasıdır. Büyük sermayedarlar tarafından mali olarak desteklenen siyasi partiler seçimlere girecek adayların belirlenmesinde, hükümetlerin kurulmasında ve kanunların kabul edilmesinde en büyük sözün sahibidirler. Halkın bu süreçlerde sadece yan bir rolü vardır ve sadece oy kullanma gününde söz sahibidir. Halkın Lokpal tasarısı adına yükselen kitlesel katılım işte bu temel sorunu ortaya çıkarmıştır.<br /><br />Olayların gelişiminde merkez konumunda olan soru en-son gücün nerede olduğu, ve nerede olması gerektiği oldu. Kim bağımsız? Halkın isteği mi en yüksekte tutulacak yoksa Parlemento’nun ki mi? yoksa bakanlar kurulunun ki mi?<br /><br />Mecliste konuşan Rahul Gandhi, yolsuzluklara karşı halk gösterilerinin daha fazla devam etmemesini, çünkü bu gösterilerin artık “Parlemento’nun yüceliğine” karşı bir tehlike haline geldiğini ileri sürdü. Bu görüş, çeşitli başka savunucular, durumdan dolayı özür dileyenler, ve durumun böyle sürüp gitmesini isteyen, parlementonun bu durumdan çıkarları olan partilerden oluştuğu gerçeğini saklamayı arzulayanlarca, tekrar edildi, ki bu milyonların sokaklara dökülmesinin nedeniydi.<br /><br />1857 Şehitlerimiz “Hindistan bizimdir! Biz onun efendileriyiz!” dediler. 1947’deki sömürge yönetiminin sonu, sömürücü bir avuç azınlığın sömürüyle merhametsizce talan eden sistemi savunan, bütün güvenilirliğini kaybetmiş bir devletin sömürgeci geçmişinin sonunu getirmedi. Bağımsızlık Ingiliz Kraliyetinden Parlementosuna aktarıldı, ancak halk kitlelerinin ellerine erişemedi. Işte bugün halk kendisine ait olanı talep etmektedir. Onlar şunu diyorlar: “Yolsuzluklara boğulmuş, büyük sermayenin partileri, biz size güvenmiyoruz!”<br /><br />Komünistlerin görevi Hindistan demokrasindeki siyasi krizi kullanıp onun yerini alacak seçeneği ileri sürmek ve kitleleri yönlendirmektir. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da proleterlerin “demokrasi mücadelesini kazanmaları gerektiği”ni yazdıkları zaman işte tam da bunu demek istiyorlardı. Hindistan Komünist Ghadar Parti, çoğunlukta olan emekçi halkın ortaya koyacağı modern demokrasi beklentisini ileri sürmektedir.<br /><br />Safları kitle hareketleriyle etkilenmiş olan parlementodaki partiler yapısal bir iç krize sürüklenmiş durumdalar. Parlementodaki sol partiler de bu iç krizlerle karşı karşıya kalmışlardır. Onlar emekçi kitleler arasında yüzlerini gösteremiyorlar çünkü parlemento’nun en yüce yer olduğunu savunup, kitle hareketini “orta sınıf” hareketi diye değerlendirip eleştiriyorlar.<br /><br />Hindistan Komünist Ghadar Parti, tüm ilerici güçlerin siyasi partilerle yönetim sistemine son vermesinin, egemenliğin Hindistan’ın bütün uluslarının gençliğinin, kadınlarının, köylülerinin ve işçilerinin eline geçmesinin zamanının geldiğine inanmaktadır. Geleceğimizi kontrol altına almak ve bu vatanın kaynaklarını ve bizim emek gücümüzü hepimizin ortak ihtiyaçları için, emekçi halk siyasi partilerle yönetim sistemini yıkıp yerine yeni yönetim biçimini, halkın efendi olduğunu garantileyecek bir siyasi süreci kurmalıdır. Yeni siyasi sistemimizi yönetecek temel yasa olan yeni Anayasa’mızı da yapmak zorundayız.<br /><br />Zamanımızın laf-üreten parlemento ve devlet yapılarının yerini, halk tarafından doğrudan seçilip görevlendirilmiş, karar-verme iktidarını bir araya getiren ve halkın isteklerini yerine getiren meclisler almalıdır. Halk bütün iktidar gücünü görevlendirip seçtikleri temsilcilerine teslim edemez. Yeri geldiğinde temsilcilerinden hesap sormak, gerektiğinde onları seçilme dönemleri dolmadan geri çağırıp azletmek haklarını ellerinde bulundurmalıdırlar. Halk yeni yasaları öne sürme hakkına sahip olmalıdır. Önemli kararlar referandum yolu ile halkın çoğunluğunun kabulünü gerektirmelidir.<br /><br />Seçimlerde aday olma hakkı ve adayları belirleme siyasi partilerin ellerinden alınmalıdır. Bugün yapıldığı gibi siyasi partilerin yöneticilerinin aday listelerini oluşturması kabul edilemez. Bütün aday adayları, aday gösterilenler halkın düsüncelerini serbestçe açıklayarak beğenilmeyen aday adaylarının listeden çıkarılması için sebeplerini gösterdiği ciddi bir seçim süreci ile seçilmeli ve teyit edilmelidir. Halk örgütleri, işçi ve köylü sendikaları, kadın ve gençlik örgütlerinin tümü aday göstermeleri, seçimlere katılmaları için özendirilmeli, ve yetkilendirilmelidir.<br /><br />Iktidarın seçilen organları toplumun çekirdeğinde - her mahalledeki semtlerde, her köyde, sanayi bölgesinde, ve üniversite yerleşkesinde oluşturulmalıdır. Bu organlar aday adaylarının belirlenmesinde halkın kabul ve red hakkını serbestçe kullanabilmesi, yeni yasa tasarısı vermesi, temsilcileri geri çağırması için sürecek işlemleri kontrol etmeli ve yönetmelidir. Tüm seçim masrafları devlet tarafından karşılanmalı, televizyon ve radyo kanalları tüm adaylara eşit zaman ayırmalıdır.<br /><br />Hindistan’in Birliği, bugünki Hindistan’daki tüm kabile halklarını, bütün ulusları, etnik grupları eşit olarak içeren özgür bir birlik olarak yeniden oluşturulmalıdır. Bu, içinde olduğumuz zamanın şartlarının bas bas bağırdığı, Hindistan’ın yeniden yaratılması, Navnirman’dır. Bu, zamanımızda gelişen kitle hareketinin evriminin mantıksal yoludur.<br /><br />Işçi sınıfı öncü partisinin önderliğinde, bütün sınıf ve tabakaları, yolsuzlukları ve sömürüyü yoketmek için, kapitalizm’den sosyalizm’e ve komünizm’e doğru devrimci değişimin yolunda yürümek için en geniş halk kitlelerini kazanmak üzere bu modern demokrasiyi kullanacaktır.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>EMEK DUNYASI</category><pubDate>Tue, 27 Dec 2011 17:08:51 -0800</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?5,7,7#msg-7</guid>
<title>DOST RADYOLAR PLATFORMU</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?5,7,7#msg-7</link><description><![CDATA[ <b>DOST RADYOLAR PLATFORMU</b><br /><br />2011 yili sonuna kadar EmeginSesi Radyo'nun da icinde bulundugu bir cok radyo aralarinda ortak ve canli<br />yayinlar duzenlediler. Bu etkinliklerden amac ayni kultur guzelliklerini, cok yakin sosyal ve kulturel ozellikleri<br />ve benzer siyasi ozlemleri tasiyan topluluklarin bir araya gelerek, paylasimi yasamasi ve aralarinda gelistirmeleriydi.<br /><br />Bu etkinliklerin orgutlenmesi ve cesitli zamanlarda duzenlenmesi, bir cok radyo emekcisi ve izleyenlerini bir<br />araya getirmesi artarak surecektir.<br /><br />Bu nicelik degisimlerine ek olarak, dogal olarak nitelik degisimleri de eslik ediyor: Bir cok radyo kendi ozgul<br />yapilarini korurken, ayni zamanda bir ortak platform olusturmak icin girisimlere basladilar. Bazi radyolar bir araya<br />gelerek birlestiler. Bunun yaninda bazi radyolar da varliklarini koruyamadilar.<br /><br />Dost Radyolar Platformu, radyolarin bir araya gelmesi ve birlikte etkinlikler duzenlemeyi duzgun araliklarla yapmasi,<br />seslerini daha etkin bir sekilde duyurmasi icin ortaya atildi. EmeginSesi, RadyomHayat, Radyo Kirmizim, DevriminSesi,<br />DevrimciHalkinSesi ve diger radyolarda belirli ilkelerle bir araya gelmenin yollari, olanaklari tartisiliyor ve diger tum<br />ilgili radyolarda da tartisilmasi surdurulecek.<br /><br />2012 Yilinin, Dost Radyolar Platformu'nun olusmasinda ilkeli ve saglam adimlarin atilacagi bir yil olmasini diliyorum.]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>EMEK DUNYASI</category><pubDate>Mon, 26 Dec 2011 19:23:16 -0800</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,6,6#msg-6</guid>
<title>‘HAYATA DÖNÜŞ’ HAYAT SÖNDÜRME OPERASYONUDUR</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,6,6#msg-6</link><description><![CDATA[ <b>‘HAYATA DÖNÜŞ’ HAYAT SÖNDÜRME OPERASYONUDUR</b><br /><br /><i>İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi</i>’nin kabul ve ilanının 52nci yıl dönümünden sadece 9 gün sonra, 19 Aralık 2000 günü sabah erken saatlerden itibaren, faşist diktatörlük ‘Hayata Dönüş’ operasyonu düzenledi. Bu basit ve olağan bir operasyon değildi. Askeri yöntemlerle savaş planı yapılarak planlanmış bir baskın ve imha operasyonuydu.<br /><br />Operasyon Düzenlenen Cezaevi Sayısı: 20<br />Öldürülen Tutuklu Ve Hükümlü Sayısı: 30<br />Hastaneye kaldırılan yaralı Tutuklu-Hükümlü: 237<br />Yaşamını Yitiren Asker: 2<br />Yaralanan Asker sayısı: 6<br />Edirne F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler: 348<br />Kocaeli F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler: 340<br />Sincan F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler: 341<br />Kartal F Tipi Cezaevine Sevk Edilenler: 67<br />Bakırköy Kadın Ve Çocuk Tutukevine Sevkler: 45<br />Açlık grevi süren cezaevi: 41<br />Operasyon öncesi ölüm orucunda olanlar: 259<br />Operasyondan sonra ölüm orucunu sürdürenler: 357<br />Açlık Grevini Sürdürenler: 1656<br />Operasyonu Protesto sırasında Gözaltına Alınanlar: 2145<br />Operasyonu Protesto Edenlerden Tutuklananlar: 58<br />Copla tecavüz iddiası: 8<br />Operasyon sonra basılan kültür merkezi, dernek, parti binası: 18<br />Mühürlenen dernek sayısı: 2<br /><b>Tablo 1: ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun belgelenebilen sonuçları[1]</b><br /><br />Sadece belgelenebilen sonuçlarına bakarak bu operasyonun ‘Hayata Dönüş’ değil aksine ‘Hayat Söndürme,’ bilinçli olarak şiddet kullanma, planlayarak insan yaşamına son verme operasyonu olduğu anlaşılabilir. Operasyon sonucu 6,000’den çok insan doğrudan, 30,000’den çok insan dolaylı olarak etkilenmiştir.<br /><br />Operasyon sadece insan olmaktan kaynaklanan haklarını cezaevi koşullarında tutsak durumda koruyan insanlara karşı yapılmıştır. Faşist diktatörlük mahkum veya tutsak olarak cezaevlerinde tuttukları insanlara insanlık dışı davranış, tecavüz, ve işkence yapılmasının normal olduğunu kabul ettirmeye çalışıyor. Kamuoyunu yanlış ve haksız olarak yönlendirerek, cezaevlerinde tuttuğu tutsak ve mahkumlarına yapılanları normal göstererek, cezaevi dışında olan devrimci ve demokrat, emekçi sınıfların insanlık haklarını çiğneme zemini yaratıyor.<br /><br />Faşist diktatörlük, cezaevlerine doldurduğu tutsak ve mahkumları yaşamaya elverişsiz şartlarda, kötü beslenme içinde bırakıyor. Yaşam koşullarını, cezaevi şartlarını protesto eden, açlık grevi yapan, ölüm oruçlarına yatan tutsak ve mahkumların, sorunlarını incelemek ve çözmek yerine, onlara gözdağı vermeyi yeğliyor. Ölüm oruçlarındaki tutsak ve mahkumları zorla ve kasıtlı yanlış tedaviyle ömür boyu izleri sürecek olan hastalık ve engellere yol açıyor, ve açmıştır.<br /><br />‘Hayata Dönüş’ operasyonu Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne taban tabana zıttır[2].<br /><br /><center class="bbcode"><img src="http://www.emeginsesi.org/resim_sandigi/19_aralik/19_aralik_2000_1.jpg" class="bbcode" border="0" /> <img src="http://www.emeginsesi.org/resim_sandigi/19_aralik/19_aralik_2000_2.jpg" class="bbcode" border="0" /><br /><br /><br /><b>Resim 1: ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun şiddeti</b></center><br />Cezaevine konulduğundan itibaren bir tutsak ya da hükümlü devlet güvencesinde olmalıdır. Devlet, tutsak ve hükümlüleri belirli koşullar ve belirli şartlar içinde almış ve cezaevlerine belirli şartların içine koymuştur.<br /><br />Cezaevi düzeninde kendince keyfi değişiklik yapmak isteyen devlet, bu değişikliği neden yapmak istemiş, tutsak ve hükümlülerin bu düzen değişikliğindeki rolleri ne olmuştur?<br /><br /><br />Devletin Düzen Değişikliği Bahaneleri<br /><br />Hapishaneler, koğuşlar örgüt yuvası oldu<br /><br />Mahkumlar silahlı<br /><br />Koğuşlarda çeteler oluştu<br /><br />Koğuşlarda isyan oluyor<br /><br />Anarşistler hapishane görevlilerini koğuşlara sokmuyorlar<br /><br />Devlet hapishanelere giremiyor, kontrol yapamıyor Tutsak ve Hükümlülerin Durumu<br /><br />Hapishane koşulları, insanca yaşamaya uygun değil, ölümcül ve kalıcı hastalık kaynağı halinde<br /><br />Yasal yollarla itiraz ve iyileştirme talebi olanaksız, tek çare direnmek ve açlık grevi<br /><br />Siyasi bilinçli tutsak ve mahkumlar örgütlenerek, birlikte hareket etmek zorunda<br /><br />Hapishanelerde dayak, tecavüz, ve işkence<br />yoluyla zulüm uygulanıyor<br /><br />Hastalara ilaç, tibbi müdahale imkanları çok kısıtlı ve yok denecek kadar az<br />Beslenme, yiyecek ihtiyaçları giderilmiyor<br /><br /><b>Tablo 2: ‘Hayata Dönüş’ operasyonu tarafları</b><center class="bbcode"></center><br /><br />Devlet güçleri sayıca ezici, hareket kabiliyetleri, silah gücü, ve olanakları mahkum ve tutsaklarla kıyaslama gerektirmeyecek derecede yüksek düzeydedir. Hapishanelerde kalabalık koğuşlarda kötü yaşam koşulları ve kötü beslenme içinde olan mahkum ve tutsaklar, seslerini duyurabilmek için protesto, açlık grevi, ölüm orucu gibi eylemlerden başka çare bulamıyorlar.<br /><br /><center class="bbcode"><img src="http://www.emeginsesi.org/resim_sandigi/19_aralik/19_aralik_2000_5.jpg" class="bbcode" border="0" /><br /><br /><b>Resim 2: ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun şiddeti</b></center><br /><br />Devlet insan hakları bakımından ‘sınıfta kalmıştır,’ ‘okuldan atılması’ gerekir.<br /><br />Devlet sadece bu yaptıkları ile değil, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da, Fatsa’da, Dersim’de, Van’da ve daha bir çok yerde ve durumda yaptıkları ile de sınıfta kalmayı sürdürmüştür. Faşist diktatörlük, ‘faili meçhul’ cinayetlerine, göstere göstere, kaos ve karmaşa çıkararak, 20 cezaevinde birden tutsak ve mahkumların üzerine, eğitimli, tepeden tırnağa donanımlı ve silahlı cellat timlerini salarak, 30 cinayet daha eklemiştir. Devlet, bu operasyondan geriye, faili olduğu 30 cinayete ek olarak, yaralayıp, sakat bıraktığı, geriye, kalan hayatını hiç bir zaman normal yaşayamayacak insanlar bırakmıştır.<br /><br />Hayatını baskın içinde, ezici silah kuvveti karşısında, bomba ve gaz içinde boğularak kaybedenler, yaralananlar, baskına direnenler halen içlerinde insan olmanın çelik iradesini taşıyan, zorbalığa karşı direnenlerdir. 19 Aralık 2000 Direnişi halkın zulme, insan haklarının çiğnenmesine karşı direnişin bir örneği bir sembolüdür.<br /><br />Faşist diktatörlük, ülkemizdeki insanlar için ve özellikle emekçi, değişik uluslardan halk için artık ölümcül olarak zararlı, yokedeci, öldüren, tuzak kuran, ve bir ortadan kaybetme makinesi haline gelmiştir. Toplumdan uzaklaştırılmalı ve tarihin çöplüğüne bir daha geri gelmemek üzere atılmalıdır.<br /><br />[1] <a href="http://www.hyd.org.tr/?pid=304#" rel="nofollow">‘Hayata Dönüş’ operasyonunun belgelenebilen sonuçları,</a><br />[2] <a href="http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=156:insan-haklari-evrensel-beyannames&amp;catid=37" rel="nofollow">İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi</a>]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>GUNCEL DUNYAMIZ</category><pubDate>Mon, 19 Dec 2011 14:25:03 -0800</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,5,5#msg-5</guid>
<title>BİZİM ERDAL</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,5,5#msg-5</link><description><![CDATA[ <b><center class="bbcode">BİZİM ERDAL</center></b><br /><center class="bbcode"><img src="http://www.emeginsesi.com/resim_sandigi/erdal_eren/erdal2.jpg" class="bbcode" border="0" /></center><br />Erdal Eren, bizim Erdal, 13 Aralık 1980 sabaha karşı bizden koparıldı. 12 Eylül, faşist diktatörlüğü’n yüzündeki bütün maskeleri indirerek, hemen arkasından korku içinde yeni maskeler takınmaya çalışarak ülke genelinde Tablo 1’de özetlenen, belgelenebilen eylemlerini yapmaya alenen başladığı gündür [2].<br /><br />TBMM kapatıldı, Anayasa ortadan kaldırıldı,<br />Siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.<br />650 bin kişi gözaltına alındı.<br />1 milyon 683 bin kişi fişlendi.<br />Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.<br />7 bin kişi için idam cezası istendi.<br />517 kişiye idam cezası verildi.<br />Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).<br /><br />İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.<br />71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.<br />98 bin 404 kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı.<br />388 bin kişiye pasaport verilmedi.<br />30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı.<br />14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.<br />30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti.<br />300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.<br />171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi.<br />937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı.<br />23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.<br />3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.<br />400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.<br />Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.<br /><br />31 gazeteci cezaevine girdi.<br />300 gazeteci saldırıya uğradı.<br />3 gazeteci silahla öldürüldü.<br />Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.<br />13 büyük gazete için 303 dava açıldı.<br />39 ton gazete ve dergi imha edildi.<br /><br />Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.<br />144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.<br />14 kişi açlık grevinde öldü.<br />16 kişi ''kaçarken'' vuruldu.<br />95 kişi ''çatışmada'' öldü.<br />73 kişiye ''doğal ölüm raporu'' verildi.<br />43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi.<br /><br /><b>Tablo 1:</b> Faşist diktatörlüğün Yaptıklarının Belgelenenleri<br /><br />Bizim Erdal, Tablo 1’de üstten sekizinci sırada 50 rakamının içindeki 18 rakamının içinde.<br /><br />Bugün 13 Aralık 2011, ve Erdal’ımızın sarsılmaz kararlılığını, faşist diktatörlüğün en azgın zamanında bile eğriltemediği çelikten iradesini, apaçık, tartışılamayacak bir şekilde ortaya koyduğu, devrimci iradesinin sonsuzluğuna ulaştığı gün.<br /><br />Bugün Dünya Insan Hakları’nın, Tablo 1’den sorumlu olan zihniyetin, emperyalist sermaye düzeninin yüzüne çarpılarak kabul edilip yürürlüğe konmasının 63ncü yılı.<br /><br />Erdal’ımız, Dünya Insan Hakları gününün 32nci yılında 17 yaşındaydı. O aslında o gün 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ile aynı yaşta, 63 yaşındaydı.<br /><br />Faşist diktatörlük, Erdal’ımızın<br /><br />akıl ve vicdanla donatılmışlığına düşmandır.[1]Madde 1;<br />düşünsel kanaatlerine düşmandır [1]Madde 2;<br />yasama duyduğu saygıya, özgürlüğünü korkusuzca kullanmasına düşmandır[1] Madde 3;<br />sermayeye karşı kölelik düzenine başkaldırmasına düşmandır[1] Madde4;<br />işkence altında bükülmeyen çelik iradesine düşmandır[1] Madde 5;<br />genç yaşında içinde yarattığı kişiliğine düşmandır[1]Madde 6;<br />sermaye yasalarını reddetmesine düşmandır[1]Madde 7;<br />sermaye mahkemesinin oyunlarını boşa çıkarıp, baş eğmemesine düşmandır[1]Madde 8;<br />keyfi yargılamaları apaçık ortaya dökmesine düşmandır[1]Madde 9;<br />sermayenin emir kulu olan mahkemenin yüzündeki maskeyi düşürmesine düşmandır[1]Madde 10;<br />sermayenin mahkemesinin uydurmalarını boşa çıkarmasına düşmandır[1]Madde 11;<br />sermayenin yasaları karşısında gösterdiği devrimci kararlılığa düşmandır[1]Madde 12;<br />ülkesine, halkına olan sevgisine düşmandır[1]Madde 13;<br />ülkesine, halkına olan aşkına düşmandır[1]Madde 14;<br />ülkesini, halkını canından çok sevmesine düşmandır[1]Madde 15;<br />ailesine olan bağlılık ve sevgisine düşmandır[1]Madde 16;<br />sermayenin özel mülkiyetini, hukukunu tanımamasına düşmandır[1] Madde 17;<br />sermayenin hakimiyetinin yıkılmasına inancına düşmandır[1] Madde 18;<br />sermayenin gücünü yoketme eylemlerine düşmandır[1] Madde 19;<br />sermaye düzenine karşı örgütlenmesine düşmandır[1] Madde 20;<br />halkın iradesini sermayenin üzerine çıkarmasına düşmandır[1]Madde 21;<br />sermayeye karşı mücadele etmesine düşmandır[1]Madde 22;<br />sermayeye karşı emekçi sınıflarla birleşmesine, hak aramasına düşmandır[1] Madde 23;<br />hayatını emekçi sınıfların refahına hasretmesine düşmandır[1] Madde 24;<br />emekçi sınıfların gelecek güvencesi için mücadele etmesine düşmandır[1] Madde 25;<br />öğrenci, işçi, ve köylü gençliğin hakları için mücadele etmesine düşmandır[1]Madde 26;<br />emekçilerin yönetime gücünü, geleceğini güvence alması mücadelesine düşmandır[1]Madde 27;<br />faşist diktatörlüğü yıkmak için savaşmasına düşmandır[1]Madde 28;<br />emekçi halkın özgürlüğüne duyduğu saygıya düşmandır [1]Madde 29;<br />emekçilere hak ve özgürlüklerini meneden faşist diktatörlüğe karşı savaşmasına düşmandır[1] Madde 30.<br /><br />Faşist diktatörlük insanlığa düşmandır.<br /><br />10 Aralık 1948 günü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, SSCB, Sosyalist Halk Cumhuriyetleri ve ezilen, sömürülen halkların mücadelesi sonucu, Amerikan, Avrupalı emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin hertürlü değişiklik oyunlarına rağmen, Insan Haklari Evrensel Bildirgesi [1] Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda onaylandı ve yürürlüğe girdi. Sermaye sınıfının talan ettiği, hakim olduğu devletler ne ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesine, ne bağımsızlık ve ne de sosyalizm mücadelesi veren halkların eşitlik ve demokrasi mücadelerine saygı gösterdiler. Her fırsatta, gündem değiştirerek, yalanlar uydurup kamuoyunun dikkatini gerçeklerden kaçırarak Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yozlaştırdılar; kendilerine göre bahane nedenlerle, bağımsız ülkelere, halk demokrasilerine, darbe, açıktan açığa işgal yolları ile, NATO askeri makinesini kullanarak saldırdılar; yıllarca işgal ettiler.<br /><br />SSCB’nin çözülmesi, emperyalist bir devlet olarak, ABD ile dünya hegemonyasında pay almak üzere yarışması, onunla işbirliği yapması ile, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı sona erdiren halkların barış ve demokrasi mücadelesinde, emperyalist kampa ve faşizme karşı kazanılan hakları birer birer yokettiler. Insan Hakları Evrensel Bildirgesi, 1948’den itibaren emperyalizmin açık saldırılarına hedef oldu.<br /><br />Erdal’ımız, ülkemizde, 1930’lardan beri, hukuk’u ile mahkemeleri ile ordusu ile oluşturduğu eğitim sistemi, okulları, çarpık ekonomisi ile halkın ihtiyaçları dışında, halka karşı hüküm süren sermayenin, en hırslı hakim sınıflarının devleti, faşist diktatörlüğe karşı onurlu bir savaş verdi.<br /><br />Erdal’ımız, 13 aralık 1980’de, arkasında, başı dik, iradesi çelikten, devrimci bir miras bıraktı. Anısı yolumuzu aydınlatıyor. Işıklar içinde olsun.<br /><br />[1] <a href="http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=156:insan-haklari-evrensel-beyannames&amp;catid=37" rel="nofollow">Insan Hakları Evrensel Bildirgesi</a><br />[2] <a href="http://www.belgenet.com/12eylul/12092000_01.html" rel="nofollow">CUMHURİYET GAZETESİ - 12 EYLÜL 2000</a>]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>GUNCEL DUNYAMIZ</category><pubDate>Mon, 12 Dec 2011 19:53:28 -0800</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,4,4#msg-4</guid>
<title>DÜNYA INSAN HAKLARI GÜNÜ 63ncü Yılında</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?2,4,4#msg-4</link><description><![CDATA[ <b><center class="bbcode">DÜNYA INSAN HAKLARI GÜNÜ</center></b><br /><center class="bbcode"><img src="http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQjSVRFMvdVs-mMV2kJHsEb3kTtQXNOOvjWW3UUUuJteRzqIqZrsA" class="bbcode" border="0" /></center><br /><br />10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni [1], 58 üye ülkenin 50’sinin oylarıyla kabul ve ilan etti. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, SSCB, yapısındaki devletlerin isteklerini kapsamadığı gerekçesiyle oylamaya katılmadı; Kanada oylamaya katılmayan ülkelerden bir diğeriydi. Ikinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (II. EPS) bitiminden üç yıl sonra, Insan Hakları ile ilgili bir bildirgenin yayınlanmasına Amerika Birleşik Devletleri (ABD) emperyalistleri olmak üzere, Avrupalı emperyalist ve kapitalist devletlerin şampiyonluk yapmış gözükmesi tarihte hiç de az rastlanmış bir olay değildir.<br /><br />II. EPS, esas olarak SSCB’nin Alman Emperyalist gücünü geri püskürtmesi ve dünyada başka sosyal devrimlerin ve kurtuluş savaşlarının başarı kazanması ile sona erdirildi. Savaş sonrası, bir çok Halk Cumhuriyeti’nin kurulması, emperyalist sömürü altında olan dünya halklarının kurtuluş için mücadele gücünü arttırdı, ve emperyalistleri yeniden ‘şirin’ ve ‘kurtarıcı’ gözükmeye zorladı.<br /><br />Ezilen halkların ve yükselen sosyalist dünyanın zorlamaları sonucu, kapitalist sınıf, kapsamını daraltmak için bir çok sınırlamalar koymasına rağmen, 10 Aralık 1948 günü Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünü ve ilanını engelleyemedi. Bu tarihten sonra, haksızlığa uğrayan bireyler, kabileler, topluluklar, ve uluslar Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin tam anlamıyla hayata geçmesi ve kapsamının geliştirilmesi için mücadelelerini yükseltmeyi sürdürdüler ve sürdürmekteler. Bu yüzden, Bildirge’nin ilan günü, 1 Mayıs, Dünya Emekçilerinin Birlik ve Dayanışma günü önemindedir. Bu gün de ezilen ve sömürülen emekçi sınıfların, halkların, ve ulusların mücadele ve dayanışmalarını daha da arttırdıkları bir gündür.<br /><br />Dünya emperyalist sistemi, başka ülkelerdeki işbirlikçi devletleri ile Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne hayasızca sahip çıkmaya çalışırken, diğer yandan Kore’de, Afganistan ve Pakistan’da, Irak’ta, Libya’da, Orta Doğu’da ve daha bir çok ülkede açıkça, göstere göstere ülkelerin ve ulusların kendi kaderlerini tayin haklarına, bu ülkelerin tek tek bireylerinin insanlık haklarına saldırıyor, onları yok etmeye çalışıyor. Emperyalist devletler ve işbirlikçileri bunu iki cephede yapıyorlar: NATO ile askeri gücünü hunharca kullanarak ve ideolojik olarak da Insan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne hayasızca sahip çıkmaya çalışarak.<br /><br />Insan toplumunun tarihi ilkel komünal toplumdan beri insan haklarının tesisi için yapılan mücadelelerle doludur[2-6]: Hammurabi Kanunları MÖ 1800 [2], Eski Yunan Uygarlığı MÖ 500-360 [3-4], Eski Roma Imparatorluğu [5], Orta Çağda Roma [6], Fransız Burjuva Devrimi [7], 1936 SSCB Anayasası [8] bunlardan sadece bir kaçı. 1936 SSCB Anayasası, Işçi Sınıfı Demokrasisi’nin Proletarya Diktatörlüğü devleti özelinde insan haklarının en kapsamlı şeklini gerçekleştirmiştir.<br /><br />Insan hakları bir sorun olarak ilkel komünal toplumdan sonra, devletin ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri insan topluluklarının mucadelesinin bir parçası olmuştur. Devlet, sınıflı toplumların içindeki bir yada daha çok hakim sınıflarının baskı ve yaptırım aracı olarak, insan haklarının mücadeleler yoluyla evrimi nedeni ile çeşitli şekiller almıştır. Devlet, varoluşu ile birlikte, kendi (devlete hakim sınıfların) haklarının savunucusu olma yolunda, ordusunu, ideolojisini, hukuk’unu, yasalarını, mahkeme ve cezaevlerini, ekonomisini, toplum örgütlerini (okullar, yardım kuruluşları, ibadethaneler vs.) şekillendirmiş, kurumlarını oluşturmuştur.<br /><br />Insan hakları, tarihsel gelişim boyunca, devletin hakları çerçevesinde, doğum, yurttaşlık, mülkiyet, ve sermaye haklarına tabi olarak şekillenmiştir. Ilkel komünal toplumdan sonra dinsel (tanrı); köleci ve feodal toplumlarda dinsel ve mülkiyet; kapitalist toplumda sermaye’den kaynaklanan hak çelişkilerle şekillenen devlet ve insan hakları, sosyalist toplumda insan çelişkileri üzerinden gelişmiştir. SSCB’de 1917 Ekim devrimi ile tesis edilen Proletarya Diktatörlüğü, üzerinde hakimiyetini kurarak, sermayenin haklarını sınırlamış, insan haklarını esas almıştır.<br /><br />SSCB’nin önderliğinde gelişen Sosyalist Dünya ve ezilen sömürülen halkların, ulusların mücadelesi, II. EPS sonrası, emperyalist devletler üzerinde etkili olarak, onların 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Insan Hakları Bildirgesini kabul ve onaylamalarını başardı. Bu, emperyalistlerin, kapsamını her türlü sınırlama çabalarına rağmen, insan haklarının tanınma tanımlamalarında gelişmelere sebep oldu.<br />SSCB’nin soğuk savaş döneminde çözülmesi, sosyal emperyalist bir güç olarak dünya hegemonyası için ABD ile yarışan bir süper güç haline gelmesi sonucu, bu iki süper devlet, insan haklarını, kendi çıkarlarına uygun şekilde emekçi yığınların önüne çıkardılar. Uluslar arası alanda birbirleri ile uzlaşmaz görünürken, ezilen ulusları ve halkları boyundurukları altına almak için birbirleriyle iş birliği yaptılar.<br /><br />Sosyalist dünyanın çökmesi ile emperyalist ve kapitalist devletler, II. EPS’ni sonlandırıp faşizme karşı güçlü mevziler elde etmiş olan emekçi sınıfların kazanımlarını yok etmek için büyük saldırıya geçtiler. ‘Terörizme karşı savaş’ bahanesi altında ulusların varlıklarına, haklarına saldırdılar, kazanılmış toplumsal özgürlükleri kısıtladılar. Küreselleşme ile yerli sermayenin rekabet gücünü artırma kisvesi altında, özelleştirmelerle, halkın ekonomik yetkinlik için emekleriyle kurdukları ulusal üretim tesislerini yok pahasına, yerli ve uluslararası sermaye’ye devrettiler. Işçi sınıfının grev, sendikalaşma ve örgütlenme haklarına saldırdılar, yer yer kısıtladılar, yer yer yok ettiler. Emekçi sınıfların ve köylülerin 8 saatlik iş gününe, çalışma hakkı ve çalışma koşullarına, sağlık hizmetlerine, verimliliği arttırma bahanesi altında saldırdılar. Yiyecek, barınma, doğal afetlerden korunma, parasız eğitim haklarını yer yer kaldırdılar, yer yer kendi çikarlarına göre değişikliğe uğrattılar. Kapitalist iktisatçılar, yiyecek, sağlık, barınma, eğitim gibi sosyal hizmetleri bir hak olarak devletin sağlamasının imkansızlığını ileri sürdüler. Televizyon, radyo, gazete ve diğer yazılı basını bu kuramlarını emekçi halkın üzerine empoze etmek ve kafa bulanıklığı yaratmak için kullandılar. Propoganda ve gündem değişiklikleri ile, bunun amacının, kapitalist ekonominin yetkinleştirilmesi, şirketlerin ve sermayenin karını en yükseğe çıkarmak olduğunu gizlediler. Halka sağlanan sosyal hizmetlerin, karlarının, devlette bütünleşen kendi haklarının en üst sınıra yükseltilmesinin önünde engel olduğunu, çeşitli uluslardan halkları birbirine kışkırtarak, ilan edilmemiş savaş durumunu sürdürerek sakladılar.<br /><br />Bugün, insan hakları için mücadele, Proletarya Diktatörlüğü’nde ifadesini bulan modern insan hakları ile kapitalist-emperyalist sermaye sınıfının en yüksek kar amaçlı insanlık dışı hakları arasındaki mücadeledir. Işçi sınıfı, insan haklarını, insan toplumunun bir bireyi olma nedeni ile her insanın doğuştan sahip olduğu, hiç bir bahane ile çiğnenemeyecek haklar olarak görmektedir. Sermaye ise insan haklarının, devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu, toplumun bir sorumluluğu olduğunu inkar etmektedir. Devlete hakim olan sermaye sınıfı insan haklarının korunmasına karşıdır ve yurttaşların haklarının geliştirilmesiyle uzaktan yakından ilgili değildir. Işçi sınıfı ise tam tersine, hakların korunması, sermaye sınıfının insan hakları üzerine koyduğu sınırların aşılarak tamamen genişletilmesinden yanadır. Işçi sınıfı insan hakları mucadelesini fabrikalardan, tarlalardan cezaevlerine, kitap kampanyalarından siyasi örgütlenmelere, hukuk alanından kulturel calışmalara, her alanda sürdürmektedir.<br /><br />Insan haklarının gerçekleştirilmesi mücadelesi, sermayenin hakimiyetini ve kapitalist sömürü düzenini yoketme; yerine işçi sınıfının demokrasisini, Proletarya Diktatörlüğü’nü kurma mucadelesidir.<br /><br />[1] <a href="http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=156:insan-haklari-evrensel-beyannames&amp;catid=37" rel="nofollow">Insan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948</a><br />[2] <a href="http://library.thinkquest.org/C0126065/hrhistory.html" rel="nofollow">Hammurabi Kanunları, MÖ 1800, Ceviren L. W. King</a><br />[3] <a href="http://library.thinkquest.org/C0126065/hrhistory.html" rel="nofollow">Atina Anayasası, Aristo, Çeviren Sir Frederic G. Kenyon</a><br />[4] <a href="http://classics.mit.edu/Plato/republic.html" rel="nofollow">The Republic, Plato, MÖ 360, Çeviren Benjamin Jowett</a><br />[5] <a href="http://library.thinkquest.org/C0126065/hrhistory.html" rel="nofollow">Roma 12 Levha Kanunları</a><br />[6] <a href="http://www.constitution.org/mac/prince00.htm" rel="nofollow">The Prince, Niccolò Machiavelli, Çeviren W. K. Marriott, 1515</a><br />[7] <a href="http://www.constitution.org/fr/fr_drm.htm" rel="nofollow">Declaration of the Rights of Man and of the Citizen, 1789</a><br />[8] <a href="http://www.departments.bucknell.edu/russian/const/36cons04.html#chap10" rel="nofollow">1936 SSCB Anayasası, Bölüm X: Yurttaşların Temel Haklar ve Görevleri</a>]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>GUNCEL DUNYAMIZ</category><pubDate>Mon, 12 Dec 2011 19:36:28 -0800</pubDate></item>
<item>
<guid>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?8,3,3#msg-3</guid>
<title>Kaktüsler Susuz da Yaşar</title><link>http://www.emeginsesi.org/forum/read.php?8,3,3#msg-3</link><description><![CDATA[ Güzel bir anı kitap, aynı zamanda belgesel.<br /><br /><b><center class="bbcode">&quot;Kaktüsler Susuz da Yaşar&quot;</center></b><br /><br /><center class="bbcode"><b>ÖNSÖZ:</b></center><br /><br />Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’ndeyken, bir güvercin ürkekliğindeydik önceleri... Ürktük, çekindik, korktuk, kaygılandık ve de suskunduk. Anlamaya çalıştık. Sonra toparlandık. İnsanlığımızı, kişiliğimizi, devrimci değerlerimizi savunmak üzere güçlerimizi birleştirdik. Suya atılan taş misali başladı bu başkaldırı… Önce küçük bir halka, sonra giderek büyüyen, çoğalan ve tüm suya yayılan halkalar gibi…<br />Orada büyüdük... Orada tanıdık kendimizi ve birbirimizi… İnsanı, insanlığı, dostluğu, dayanışmayı… Sevmenin gerçekten ne demek olduğunu... Ve de birbirimizi farklılıklarımızla sevmeyi... Sırt sırta, omuz omuza vermeyi... Konuşmadan, sessiz yüreklerin sesiyle iletişim kurabilmeyi… Sevgilerimiz büyüdükçe, dayanışmamız güçlendikçe, zulmün küçüldüğüne tanık olduk. Ölüm hücresinde, tabutlukta ya da bir başına tecritlerde, kafeslerde iken bile dostlukların, yoldaşlıkların sıcaklığı ısıttı üşüyen bedenlerimizi, yüreklerimizi… Bir de içimizi en çok acıtanın, kendi acımızdan çok, dostlarımızın acısına tanıklık etmek olduğunu öğrendik orada...<br /><br />Ve birlikte, daha bir dik durmayı, daha bir dik yürümeyi… Onlar kişiliklerimizi elimizden almaya, gözlerimizdeki ışığı söndürmeye, bizi biz olmaktan çıkarmaya çalıştıkça, zulmün karanlığında, ufacık da olsa bir ışık yaktık birlikte... Anılarını okuyacağınız kadınları, yıllar sonra buluşturan ve birleştiren, Ankara Devrimci 78’liler Derneği’nin “26 Yıl Sonra Sahibini Arayan Mektuplar Sergisi” oldu. En gencimiz bile, artık 50’sine merdiven dayamıştı. Pek çoğumuz evlat ve hatta torun sahibi olmuştuk. Yıllar sonra buluşmanın heyecanı ve coşkusuyla kucaklaştık birbirimizle…<br />Kısa sürede bir yazışma grubu oluşturduk. Grubumuzun adı “Mamaklı Kadınlar” idi… 120 kadın oluverdik. Önceleri birbirini bulmanın sevinci ve heyecanı ile yazıştık. Bir süre sonra da, yıllar önce yaşadıklarımızı, o günkü ve bu günkü duygu ve düşüncelerimizi gruba yazsak, paylaşsak sağaltıcı olmaz mı hepimiz için dedik ve yazmaya başladık. Çok iyi geldi bu paylaşım ve dostluk her birimize…<br /><br />Bir süre sonra da kitap çalışmasına başladık. Zor bir işe soyunduğumuzu biliyorduk ama bu kadarını tahmin edememiştik. Grup üyelerinin her biri, o dönemde, farklı tarihlerde, farklı blok ve koğuşlarda kalmışlar, farklı siyasi örgütler içinde şekillenmişler, farklı sosyal sınıf ve tabakalardan gelmişlerdi. Dahası aradan geçen uzun yıllar, farklı farklı şekillendirmişti her birimizi… Yaşadığımız şehirler hatta ülkeler bile farklıydı. Bütün bunlara rağmen, en yakınlarımızla bile paylaşamadığımız, içimize gömdüğümüz anıları, bunca yıl sonra da olsa birbirimizle paylaşabildiğimiz için, hepimiz çok mutlu ve çocuklar gibi şendik…<br /><br />Elbette kolay olmadı kitap çalışmamız... Yazılan bir anı, bir duygu, bir düşünce üzerinden, zaman zaman sert tartışmalar yaşadık. Üstelik bu tartışmalar, kitap çalışmamızı kilitleyecek düzeylere de tırmandı. Hatta, anıları ile birlikte gruptan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Ve kitap çalışması böylece elli beş üyeli “Mamaklı Kadınlar_Kitap Grubu” üzerinden yürütülmek zorunda kalındı. Ama her şeye rağmen karşınızdayız işte… İnsanlık dışı baskı ve işkencelere uğramış, otuz bir yıl sonra bile yaraları taze… İncitilmiş, yaralanmış ama yılmamış, direngen kırk altı kadının anısıdır okuyacaklarınız…<br /><br />Gruptaki bazı arkadaşlarımız ise bütün yüreklendirmelerimize rağmen, ya hayat gailesinden zaman bulamadıkları ya da beceremem endişesi taşıdıkları için yazamadı anılarını… Kimisi de geriye dönüp o günleri bir daha yaşamak, yaşadıklarını kaleme alarak bir daha hatırlamak istemediği için… Anı yazmak, anılarımıza, yaşadığımız tüm o acılara yeniden dönmeyi, kimilerimizin unutarak baş edebildiği travmaları yeniden hatırlamayı, yaralarımızın yeniden deşilmesini gerektiriyordu. Duygusal açıdan çok yoğun ve çok yorucu bir süreç yaşadık. Yazışmalarımız sırasında, başkalarının anılarını okurken bile nefesi tıkanan, günlerce uykuları kaçan arkadaşlarımız oldu.<br /><br />Hatalarımızla, korkularımızla, zaaflarımızla; ama ille de direngenliğimizle karşınızdayız işte... Bilin istedik yaşadıklarımızı… Öğrenin istedik Mamak Kadınlar Koğuşu’nun mücadelesini ve direngenliğini… Kadınların, 12 Eylül Askeri faşist cuntasının Mamak Cezaevi İdaresi’ne karşı mücadelesini, nelere rağmen ve nasıl birlikte ördüğünü… Görün istedik gözlerimizdeki pırıltıyı, duyun istedik türkülerimizi ve marşlarımızı… 31 yıl önce canımızla kanımızla yazdığımız tarihe dair anılarımızı kitaplaştırarak, yazılı tarihe küçücük de olsa bir not düşmek ve sonraki kuşaklara taşımak istedik bu deneyimi…<br /><br />Ankara-Mamak’ta tutuklu kalan 2000 civarındaki kadını, Türkiye’nin başka şehirlerindeki cezaevlerinde kalan kadınları, hele de Mamak Cezaevi’ndekinden daha da azgın koşulları yaşamak zorunda kalmış olan Diyarbakırlı kadınları, binlerce Metrisli kadını, en zorlu koşullarda bile bizlere sahip çıkan ailelerimizi, bu yıl yitirdiğimiz Halit Çelenk başta olmak üzere tüm avukatlarımızı… Ve de yitirdiklerimizi de hatırlayarak ve hatırlatarak… Annelerimize ise çok şey borçluyuz. Çocuklarını, torunlarını sahiplenişleri ve o koşullarda bile dimdik duruşları ile bizlere hep güç verdiler, örnek oldular.<br /><br />Annelerimizden biri olan Ersin Öztoklu'nun bir mektubundan esinlenerek &quot;Kaktüsler Susuz da Yaşar&quot; koyduk kitabımızın adını...<br /><br />Bütün annelerimize sevgi, saygı ve teşekkürlerimizle...<br /><br />Mamaklı Kadınlar_Kitap Grubu]]></description>
<dc:creator>lenlin</dc:creator>
<category>KITAPLIK</category><pubDate>Fri, 11 Nov 2011 14:04:15 -0800</pubDate></item>
</channel>
</rss>
